Biyografi

BİYOGRAFİLER

Gönderen admin 19 Eylül, 2008 (0) Yorum

BİYOGRAFİ Kategorisi İçeriği

Dört Büyük Mezhep İmamları:

İslam Alimleri

Nakşibendi Silsile-i Şerifi

  1. Hz. Muhammed (s.a.v.)

  2. Hz. Ebubekir (r.a.)
  3. Selman-ı Farisi (r.a.)
  4. Kasım b. Muhammed b. Ebubekir (r.a.)
  5. Cafer Es-Sadık (r.a.)
  6. Bayezid-i Bistami (r.a.)
  7. Ebu’l Hasan El-Harakani (r.a.)
  8. Ebu Ali El-Faremedi (r.a.)
  9. Hz. Yusuf El-Hemedani
  10. Hz. Abdulhalik-i Gücdüvani
  11. Hz. Arif-i Rİvgari
  12. Hz. Mahmud İncir Fağnevi
  13. Hz. Ali Er-Ramiteni
  14. Hz. Muhammed Baba Es-Semmasi
  15. Hz. Emir Külal
  16. Hz. Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahaeddin
  17. Hz. Alaeddin-i Attar
  18. Hz. Yakub El-Çerhi
  19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar
  20. Hz. Muhammed Zahid Parsa
  21. Hz. Muhammed Derviş
  22. Hz. Hacegi Muhammed Emkenegi
  23. Hz. Muhammed Baki Billah
  24. Hz. İmam-ı Rabbani Ahmed Faruk Es-Serhendi
  25. Hz. Muhammed Masum Serhendi
  26. Hz. Muhammed Seyfüddin-i Serhendi
  27. Hz. Nur Muhammed Bedvani
  28. Hz. Şemseddin Can-ı Canan-ı Mazhar
  29. Hz. Abdullah Ed-Dehlevi
  30. Hz. Mevlana Halid-i Bağdadi
  31. Hz. Ahmed b. Süleyman El-Ervadi
  32. Hz. Ahmed Ziyaüddin-i Gümüşhanevi
  33. Hz. Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi
  34. Hz. Safranbolu’lu İsmail Necati Efendi
  35. Hz. Ömer Zİyaüddin-i Dağıstani
  36. Hz. Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi
  37. Hz. Hacı Hasib Efendi
  38. Hz. Abdül’Aziz Bekkine
  39. Hz. Mehmed Zahid Kotku
  40. Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan (r.a.)
  41. Muharrem Nureddin Coşan Hocaefendi

Diğerleri*:

Kategoriler : Biyografi Etiketler : , ,

TABERÎ

Gönderen admin 13 Aralık, 2008 (0) Yorum

TABERÎ

H. III-IV (M.9-10) asırlarda yetişmiş, fıkıh, hadis, tarih, dil, tefsir ve kırâat ilimlerinde otorite olmuş âlim.

Tam adıyla Ebû Cafer Muhammed ibn Cerîr et-Taberî. Taberistan’ın mul şehrinde 224/838 yılı sonlarında dünyaya geldi, ilk tahsilini burada yaptı. Yedi yaşında hafız oldu, dokuz yaşında hadis ezberlemeye başladı.

İlim tahsili için Rey, Basra, Kûfe, Medine, Suriye ve Mısır gibi şehir ve ülkeleri dolaştıktan sonra, hilâfet merkezi olan Bağdad’a yerleşti. Kaynaklar onun hocaları ve talebeleri için uzun bir liste vermektedir. Zamanında hadis, fıkıh (Hanefi, Şâfiî ve Mâlikî fıkıhları), kırâat, tarih ve edebiyat sahalarında meşhur olan birçok âlimden ders aldı, yetiştikten sonra da bütün bu ilimlerde eserler verdi. Kırk sene süreyle, her gün kırk varak yazmak suretiyle, son derece hacimli eserler meydana getirdi.

Zamanındaki birtakım mezhep mensuplarınca Râfîzîlik ve Şîîlikle itham edilmiş olmakla birlikte, bu vasıfları yoktur. Bunlar, müfrit ve mezheplerinde mutaassıp kimseler tarafından ortaya atılmış iddialar, hatta iftiralardır. Çünkü, Taberî’nin eserlerinde onun, ne Râfizî ne de Şîî olduğuna delâlet edecek ifadeler ve bilgiler ya almaktadır.

Fıkıhta önceleri Şafîî mezhebine mensup iken, sonradan mutlak müctehidlik mertebesine ulaşmıştır. Kaynaklar onun, Cerriyye adında sonraları ortadan kalkmış olan bir mezbebin imamı olduğunu kaydeder. Onu, Râfizlikle itham edenler de Hanbelî mezhebi mensupları olup, bu düşmanlıkları, Taberî’nin, onların imamı Ahmed İbn Hanbel’i bir fıkıh imamı değil de hadis âlimi kabul etmesine kızdıklarından olmalıdır. Kaynaklar Taberî’nin, Ahmed İbn Hanbel’den ilim almak üzere Bağdat’a geldiğini ve fakat ancak onun vefatından sonra Bağdat’a ulaşabildiğini, bunun üzerine memleketine dönmeyerek Basra’da tahsiline devam ettiğini belirtiyorlar. Bu yüzden iki imam arasında herhangi bir husumet olmadığı gibi Taberî, İmam Ahmed İbn Hanbel’in değerini ve mertebesini inkâr etmiş de değildir.

Taberî, 310/923 yılında Bağdat’da vefat etmiş ve muhaliflerinin çokluğu sebebiyle, ölümü gizli tutularak geceleyin vefat ettiği eve defnedilmiştir. Kabrinin başka yerde olduğu (meselâ Mısır gibi) şeklindeki haberler ise sağlıklı değildir. Taberî’ye ait olduğu iddia edilen kabirler ona ait olmayıp belki de onun adına kurulmuş ziyaret makamlarıdır.

İmam Taberî’nin te’lif ettiği eserlerin birçoğu kaybolmuş ve zamanımıza kadar ulaşamamıştır. Fakat bize kadar ulaşan eserlerinin bile bir ömre sığdırılması zordur ve Taberî’nin büyüklüğünün en büyük delilidir. Taberî’nin eserlerinden bazıları şunlardır.

1- Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk: Taberî’nin doğuda ve batıda haklı bir şöhrete ulaşmasına ve “Tarihin Babası” ünvanı verilmesine sebep olan genel tarihidir. Taberî bu eserinde yaratılıştan kendi zamanına kadar olan olayları rivayet senedleriyle birlikte kaydetmiştir. Tarih ilminde en önemli kaynaklardan biri olarak kabul edilir. Daha sonra gelen tarihçiler onun verdiği bilgileri ya aynen almış, ya da özetleyerek vermişlerdir. Birçok dile ve bu arada Türkçe’ye de tercüme edilmiştir. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Şark İslâm Klâsikleri serisi içinde neşrine başlanan Türkçe tercümesinin basımı henüz tamamlanamamıştır.

2- İhtilâfu’l-Fukahâ: Bu eser İhtilâfu Ulemâi’l-Emsar f Ahkâmi Şerâii’l-İslâm adıyla 1933′de yayımlanmıştır.

3- Letâifu’l-Kavl f Ahkâmi Şerâii’l-İslâm: Usûl-i fıkha dair yazdığı bir eserdir.

4- Kitâbu’l-Kırâât ve Tenzîlu’l-Kur’an.

5- Kitâbu Şerhi’s-Sünne: Mezhebî ve itikâdî konuları ihtiva eden eser Mısır ve Bombay (1321)’da basılmıştır.

6- Kifâbu Adâbi Menâsiki’l-Hacc.

7- Kitâbu’l Mûciz fi’l-Usûl.

8- Kitâbu’l-Garîb ve’t- Tenzîl ve’l-Aded.

9- Kitâbu Âdâbi’l-Kudât.

10- Câmiu’l-Beyân an (fî) Te’vîli Âyati’l-Kur’an: 270/883 yılında tamamladığı bu eseri Taberî Tefsiri olarak da bilinir. Taberî, çok meşhur bir tarihçi olması kadar, “Rivâyet tefsirlerinin anası” olarak kabul edilen bu tefsiri ile de şöhret bulduğu için, bu tefsiri hakkında biraz daha geniş bilgi vereceğiz.

Taberî Tefsiri

Câmiu’l-Beyân, rivâyet tefsirlerinin ilki ve en önemlisi sayılır. Kendinden sonraki rivâyet tefsirlerinin kaynağı durumundadır. Ancak dirayet tefsiri yönünden de küçüksenemiyecek derecede bilgiler ihtiva eder. Subkî’nin et-Tabakâtu’l-Kubrâ’sında kaydettiğine göre Taberî, bu tefsirini çok uzun kaleme almış ve fakat yine kendisi daha sonra kısaltarak bugünkü hacmine indirilmiştir .

Taberî bu tefsire bir mukaddime ile başlar. Mukaddime’de Kur’ân ile ilgili bazı konulara yer verir. Kur’ân’ın nâzil olduğu Arapça’nın özelliklerinden ve lehçelerinden söz eder. Tefsir ve Te’vîli açıklar. Kur’an’ı, kendi re’yi ile tefsiri yasaklayan hadisleri, peşinden de Kur’an tefsirine teşvik eden hadisleri ve sahabeden Kur’an-ı tefsir edenleri zikreder. Tâbiûndan Kur’an tefsiri makbul olanlarla tefsiri kabul edilemeyecek derecede zayıf olanları sayar. Daha sonra Kur’an’ın isimlerinin, surelerinin ve ayetlerinin te’vîline geçer.

Taberî, eserine “Tefsir” değil de “Te’vîl” adını vermiştir. Ayetleri tefsire başlarken de aynı- isimlendirmeyi sürdürür ve “el-kavlu f te’vli kavlihî Teâlâ” diyerek ayeti zikrederek, sonra o ayeti tefsir eder. O ayetin tefsiri ile ilgili olarak kendine ulaşan muhtelif rivâyetlerden birbirini destekleyenleri aynı anlamda olan veya birbirini tamamlayan rivâyetleri peşpeşe senedlerini de zikrederek serdeder. Bu rivâyetlerde “merfû, mevkûf, maktû hadis” (Hz. Peygamber’den, sahâbeden, tâbiûndan nakledilenler) sırasına riayet eder. Eğer bu ayetin tefsirinde birden fazla görüş varsa, bu görüşleri ve delilleri olan rivâyetleri ayrı başlıklar altında verir.

Ancak o, tefsire dair rivâyetleri saymakla yetinmez; gerek rivâyetlerin senedlerini, gerekse metinlerini tenkide tabi tutar, zayıflık ve kuvvet nokta-i nazarından inceleyerek aralarında tercihler yapar.

İhtiyaç duyduğu yerde âyetlerin gramer tahlillerine girişir, âyetlerden çıkarılacak fıkhî hükümlere, bu fıkhî hükümlerin dayandığı delillere temas eder, bu hükümlerden tercih ettiklerine ve tercihine sebep olan delillere işaret eder.

Eserde yer yer kırâatlere, bunlardan şâz* olanlarına da işaret edilir. Kırâat* farklılıklarına göre âyetlerin kazandığı anlamlar da verilir.

Taberî tefsirinde yer yer İsrâiliyyât’a da rastlanır. Bu konudaki rivâyetlerini daha ziyade Ka’bu’l-Ahbâr, Vehb İbn Münebbih, İbn Cüreyc ve Süddi’ye dayandırır. Ancak İsrâiliyyât’a dair verdiği haberleri senedleri ile birlikte kaybettiği için bu haberlerin tahkiki ve araştırılması daima mümkündür .

Taberî, özellikle kelime izahlarında, garib lafızların tefsirinde eski Arap şiirinden büyük ölçüde istifade etmiş, izahlarına cahiliye devri şiirinden çokça deliller getirmiştir.

Câmiu’l-Beyân’da kelâm ve akîde konularında da azımsanmayacak derecede bilgi vardır. Müfessir, eserinden ehl-i sünnet ve’l-cemâat mezhebini destekler; Kaderiyye, Mu’tezile, Mücessime, Müşebbihe gibi ehl-i sünnete muârız mezheblerin görüşlerini reddeden açıklamalara ve te’villere yer verir.

Özetle İbn Cerîr bu eserinde kendinden önceki müfessirlerin hemen bütün görüşlerini, o zamana kadar teşekkül etmiş olan Abdullah İbn Abbâs (öl. 68/687-688), Abdullah İbn Mes’ûd (öl. 32/652), Ali İbn Tâlib (öl. 40/660), Übeyy İbn Ka’b (öl. 19/640)’a dayanan tefsir ekollerinin müfessirlerinden ve diğer müstakil âlimlerden elde ettiği bütün rivâyetleri toplamış, böylece büyük bir “Tefsir Ansiklopedisi” meydana getirmiştir. Bu arada Mukâtil, İbn Bükeyr ve Kelbî gibi tefsirde zayıf kabul edilen âlimlerden nakilde bulunmamaya da dikkat etmiştir.

Câmiu’l-Beyân’ın muhtelif baskıları vardır. En yaygın olanı 30 cüz halinde ve kenarında Neysâbûrî (öl. 728/1 328)’nin “Ğarâibu’l-Kur’an ve Ragaibu’l-Furkan” adlı tefsiri bulunan baskısıdır.

Mahmûd Muhammed Şâkir ve Ahmed Muhammed Şâkir eserin tahkikli neşrine başlamışlarsa da, Ahmed Muhammed Şâkir’in vefatı ile 16. ciltde kalmıştır. Tahkiki biten ciltler Mısır’da Dâru’l-Maârifçe neşredilmiştir. Camiu’l-Beyan’ın birçok yönü üzerinde çeşitli mastır ve doktora tezleri yapılmıştır. Ayrıca Hasan Karakaya tarafından Türkçeye tercüme edilen eseri yayınlanmaya hazır hale getirilmiştir.

Bedreddin ÇETİNER

www.enfal.de

Kategoriler : Biyografi Etiketler :

İmam Et-TABERÎ

Gönderen admin 12 Aralık, 2008 (0) Yorum

H. III-IV (M.9-10) asirlarda yetismis, fikih, hadis, tarih, dil, tefsir ve kirâat ilimlerinde otorite olmus âlim.

Tam adiyla Ebû Cafer Muhammed ibn Cerîr et-Taberî. Taberistan’in mul sehrinde 224/838 yili sonlarinda dünyaya geldi, ilk tahsilini burada yapti. Yedi yasinda hafiz oldu, dokuz yasinda hadis ezberlemeye basladi.

Ilim tahsili için Rey, Basra, Kûfe, Medine, Suriye ve Misir gibi sehir ve ülkeleri dolastiktan sonra, hilâfet merkezi olan Bagdad’a yerlesti. Kaynaklar onun hocalari ve talebeleri için uzun bir liste vermektedir. Zamaninda hadis, fikih (Hanefi, Sâfiî ve Mâlikî fikihlari), kirâat, tarih ve edebiyat sahalarinda meshur olan birçok âlimden ders aldi, yetistikten sonra da bütün bu ilimlerde eserler verdi. Kirk sene süreyle, her gün kirk varak yazmak suretiyle, son derece hacimli eserler meydana getirdi.

Zamanindaki birtakim mezhep mensuplarinca Râfîzîlik ve Sîîlikle itham edilmis olmakla birlikte, bu vasiflari yoktur. Bunlar, müfrit ve mezheplerinde mutaassip kimseler tarafindan ortaya atilmis iddialar, hatta iftiralardir. Çünkü, Taberî’nin eserlerinde onun, ne Râfizî ne de Sîî olduguna delâlet edecek ifadeler ve bilgiler ya almaktadir.

Fikihta önceleri Safîî mezhebine mensup iken, sonradan mutlak müctehidlik mertebesine ulasmistir. Kaynaklar onun, Cerriyye adinda sonralari ortadan kalkmis olan bir mezbebin imami oldugunu kaydeder. Onu, Râfizlikle itham edenler de Hanbelî mezhebi mensuplari olup, bu düsmanliklari, Taberî’nin, onlarin imami Ahmed Ibn Hanbel’i bir fikih imami degil de hadis âlimi kabul etmesine kizdiklarindan olmalidir. Kaynaklar Taberî’nin, Ahmed Ibn Hanbel’den ilim almak üzere Bagdat’a geldigini ve fakat ancak onun vefatindan sonra Bagdat’a ulasabildigini, bunun üzerine memleketine dönmeyerek Basra’da tahsiline devam ettigini belirtiyorlar. Bu yüzden iki imam arasinda herhangi bir husumet olmadigi gibi Taberî, Imam Ahmed Ibn Hanbel’in degerini ve mertebesini inkâr etmis de degildir.

Taberî, 310/923 yilinda Bagdat’da vefat etmis ve muhaliflerinin çoklugu sebebiyle, ölümü gizli tutularak geceleyin vefat ettigi eve defnedilmistir. Kabrinin baska yerde oldugu (meselâ Misir gibi) seklindeki haberler ise saglikli degildir. Taberî’ye ait oldugu iddia edilen kabirler ona ait olmayip belki de onun adina kurulmus ziyaret makamlaridir.

Imam Taberî’nin te’lif ettigi eserlerin birçogu kaybolmus ve zamanimiza kadar ulasamamistir. Fakat bize kadar ulasan eserlerinin bile bir ömre sigdirilmasi zordur ve Taberî’nin büyüklügünün en büyük delilidir. Taberî’nin eserlerinden bazilari sunlardir.

1- Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk: Taberî’nin doguda ve batida hakli bir söhrete ulasmasina ve “Tarihin Babasi” ünvani verilmesine sebep olan genel tarihidir. Taberî bu eserinde yaratilistan kendi zamanina kadar olan olaylari rivayet senedleriyle birlikte kaydetmistir. Tarih ilminde en önemli kaynaklardan biri olarak kabul edilir. Daha sonra gelen tarihçiler onun verdigi bilgileri ya aynen almis, ya da özetleyerek vermislerdir. Birçok dile ve bu arada Türkçe’ye de tercüme edilmistir. Millî Egitim Bakanligi tarafindan Sark Islâm Klâsikleri serisi içinde nesrine baslanan Türkçe tercümesinin basimi henüz tamamlanamamistir.

2- Ihtilâfu’l-Fukahâ: Bu eser Ihtilâfu Ulemâi’l-Emsar f Ahkâmi Serâii’l-Islâm adiyla 1933′de yayimlanmistir.

3- Letâifu’l-Kavl f Ahkâmi Serâii’l-Islâm: Usûl-i fikha dair yazdigi bir eserdir.

4- Kitâbu’l-Kirâât ve Tenzîlu’l-Kur’an.

5- Kitâbu Serhi’s-Sünne: Mezhebî ve itikâdî konulari ihtiva eden eser Misir ve Bombay (1321)’da basilmistir.

6- Kifâbu Adâbi Menâsiki’l-Hacc.

7- Kitâbu’l Mûciz fi’l-Usûl.

8- Kitâbu’l-Garîb ve’t- Tenzîl ve’l-Aded.

9- Kitâbu Âdâbi’l-Kudât.

10- Câmiu’l-Beyân an (fî) Te’vîli Âyati’l-Kur’an: 270/883 yilinda tamamladigi bu eseri Taberî Tefsiri olarak da bilinir. Taberî, çok meshur bir tarihçi olmasi kadar, “Rivâyet tefsirlerinin anasi” olarak kabul edilen bu tefsiri ile de söhret buldugu için, bu tefsiri hakkinda biraz daha genis bilgi verecegiz.

Taberî Tefsiri

Câmiu’l-Beyân, rivâyet tefsirlerinin ilki ve en önemlisi sayilir. Kendinden sonraki rivâyet tefsirlerinin kaynagi durumundadir. Ancak dirayet tefsiri yönünden de küçüksenemiyecek derecede bilgiler ihtiva eder. Subkî’nin et-Tabakâtu’l-Kubrâ’sinda kaydettigine göre Taberî, bu tefsirini çok uzun kaleme almis ve fakat yine kendisi daha sonra kisaltarak bugünkü hacmine indirilmistir .

Taberî bu tefsire bir mukaddime ile baslar. Mukaddime’de Kur’ân ile ilgili bazi konulara yer verir. Kur’ân’in nâzil oldugu Arapça’nin özelliklerinden ve lehçelerinden söz eder. Tefsir ve Te’vîli açiklar. Kur’an’i, kendi re’yi ile tefsiri yasaklayan hadisleri, pesinden de Kur’an tefsirine tesvik eden hadisleri ve sahabeden Kur’an-i tefsir edenleri zikreder. Tâbiûndan Kur’an tefsiri makbul olanlarla tefsiri kabul edilemeyecek derecede zayif olanlari sayar. Daha sonra Kur’an’in isimlerinin, surelerinin ve ayetlerinin te’vîline geçer.

Taberî, eserine “Tefsir” degil de “Te’vîl” adini vermistir. Ayetleri tefsire baslarken de ayni- isimlendirmeyi sürdürür ve “el-kavlu f te’vli kavlihî Teâlâ” diyerek ayeti zikrederek, sonra o ayeti tefsir eder. O ayetin tefsiri ile ilgili olarak kendine ulasan muhtelif rivâyetlerden birbirini destekleyenleri ayni anlamda olan veya birbirini tamamlayan rivâyetleri pespese senedlerini de zikrederek serdeder. Bu rivâyetlerde “merfû, mevkûf, maktû hadis” (Hz. Peygamber’den, sahâbeden, tâbiûndan nakledilenler) sirasina riayet eder. Eger bu ayetin tefsirinde birden fazla görüs varsa, bu görüsleri ve delilleri olan rivâyetleri ayri basliklar altinda verir.

Ancak o, tefsire dair rivâyetleri saymakla yetinmez; gerek rivâyetlerin senedlerini, gerekse metinlerini tenkide tabi tutar, zayiflik ve kuvvet nokta-i nazarindan inceleyerek aralarinda tercihler yapar.

Ihtiyaç duydugu yerde âyetlerin gramer tahlillerine girisir, âyetlerden çikarilacak fikhî hükümlere, bu fikhî hükümlerin dayandigi delillere temas eder, bu hükümlerden tercih ettiklerine ve tercihine sebep olan delillere isaret eder.

Eserde yer yer kirâatlere, bunlardan sâz* olanlarina da isaret edilir. Kirâat* farkliliklarina göre âyetlerin kazandigi anlamlar da verilir.

Taberî tefsirinde yer yer Isrâiliyyât’a da rastlanir. Bu konudaki rivâyetlerini daha ziyade Ka’bu’l-Ahbâr, Vehb Ibn Münebbih, Ibn Cüreyc ve Süddi’ye dayandirir. Ancak Isrâiliyyât’a dair verdigi haberleri senedleri ile birlikte kaybettigi için bu haberlerin tahkiki ve arastirilmasi daima mümkündür .

Taberî, özellikle kelime izahlarinda, garib lafizlarin tefsirinde eski Arap siirinden büyük ölçüde istifade etmis, izahlarina cahiliye devri siirinden çokça deliller getirmistir.

Câmiu’l-Beyân’da kelâm ve akîde konularinda da azimsanmayacak derecede bilgi vardir. Müfessir, eserinden ehl-i sünnet ve’l-cemâat mezhebini destekler; Kaderiyye, Mu’tezile, Mücessime, Müsebbihe gibi ehl-i sünnete muâriz mezheblerin görüslerini reddeden açiklamalara ve te’villere yer verir.

Özetle Ibn Cerîr bu eserinde kendinden önceki müfessirlerin hemen bütün görüslerini, o zamana kadar tesekkül etmis olan Abdullah Ibn Abbâs (öl. 68/687-688), Abdullah Ibn Mes’ûd (öl. 32/652), Ali Ibn Tâlib (öl. 40/660), Übeyy Ibn Ka’b (öl. 19/640)’a dayanan tefsir ekollerinin müfessirlerinden ve diger müstakil âlimlerden elde ettigi bütün rivâyetleri toplamis, böylece büyük bir “Tefsir Ansiklopedisi” meydana getirmistir. Bu arada Mukâtil, Ibn Bükeyr ve Kelbî gibi tefsirde zayif kabul edilen âlimlerden nakilde bulunmamaya da dikkat etmistir.

Câmiu’l-Beyân’in muhtelif baskilari vardir. En yaygin olani 30 cüz halinde ve kenarinda Neysâbûrî (öl. 728/1 328)’nin “Garâibu’l-Kur’an ve Ragaibu’l-Furkan” adli tefsiri bulunan baskisidir.

Mahmûd Muhammed Sâkir ve Ahmed Muhammed Sâkir eserin tahkikli nesrine baslamislarsa da, Ahmed Muhammed Sâkir’in vefati ile 16. ciltde kalmistir. Tahkiki biten ciltler Misir’da Dâru’l-Maârifçe nesredilmistir. Camiu’l-Beyan’in birçok yönü üzerinde çesitli mastir ve doktora tezleri yapilmistir. Ayrica Hasan Karakaya tarafindan Türkçeye tercüme edilen eseri yayinlanmaya hazir hale getirilmistir.

Bedreddin ÇETINER

www.enfal.de

Kategoriler : Biyografi Etiketler :

Ebu Davud Süleyman

Gönderen admin 12 Kasım, 2008 (0) Yorum

EBU DÂVUD

(202/817-275/888)

besmel.gif (4386 Byte)

Kütüb-i Sitte adi verilen büyük hadis mecmuâlarinin Buhâri ve Müslim’den sonra gelen Sünen’in müellifi olan büyük muhaddis.

“Imam”, “Seyhu’s-Sünne”, “Mukaddemu’l-Huffâz” ve “Muhaddisu’l-Basra” gibi ünvanlara sahip olan Ebû Dâvûd, 817′de Sicistan’da dogdu. Tam adi, Ebû Dâvûd Süleyman b. El-Es’as b. Ishak b. Besir b. Seddad b. Amr b. Imrân el-Ezdi es-Sicistâni’dir. Büyük dedelerinden Imrân, Siffin’de Hz. Ali’nin yaninda sehid düsmüstür. Oglu Ebû Bekr Abdullah da meshur bir muhaddistir.

Ebû Dâvûd, hadis ilimlerinin altin çaginda, III. asirda yasadi. Ilim tahsilinde Irak, Sam, Misir, Cezretü’l-Arap okullari, Horasan, Rey, Herat, Kûfe, Bagdad, Tarsus, Basra gibi yerleri dolasmistir. Hocalari arasinda Ahmed b. Hanbel (241/855), Kuteybe b. Saîd (240/854), Yahyâ b. Maîn (233/847), Halef b. Hisâm (227/841) gibi büyük ilim sahibi kimseler görülmektedir. O günün ilim çevrelerinin en mûteber kisileri Ebû Dâvûd’un bu saydigimiz hocalari idi. Ebû Dâvûd hadis ilminde taklide karsi olmus, tahkike yönelmistir. Islâm dünyasinda yüzyillarca okutulan “Kitâbü’s-Sünen” onun arastirmaciligina, münekkidligine en güzel örnektir. Kitâbü’s-Sünen, hadis ilimlerinde en çok sözü edilen Kütüb-i Sitte’nin üçüncüsüdür. Tirmizî ve Nesâî onun talebeleri arasinda yer alir. Ebû Dâvûd’u, Sâfii veya Hanbeli mezhebine tâbi gösterilmesine ragmen, müstakil bir muhaddis olarak görmek daha dogru olur (Mübârekruri, Mukaddimetu Tuhfetu’l-Ahvezî, I, 352), Sünen’ini gerçekte Ahmed b. Hanbel okumus ve onaylamistir; ama bu onun Hanbeli oldugunu göstermez. Ebû Dâvud dâima hadisle ugrasmis, mezhebî bir mensubiyeti îmâ eden beyânina rastlanmamistir. Sünen’i, besyüzbin hadis arasindan seçtigi dörtbinsekizyüz hadisi ihtiva eder. Eserini takdim ederken, “müslümanin din; hayati için dört hadisin yeterli oldugunu” söyleyebilmistir. O dört hadis sunlardir:

1. “Ameller, niyetlere göredir. “

2. “Mâlâyâniyi (bos, gereksiz seyler) terketmesi kisinin olgun mü’min oldugunu gösterir”.

3. “Kendisi için istedigini mü’min kardesi için de istemedikçe kisi kâmil mü’min olamaz.”

4. “Helâl belli, haram bellidir. Aralarinda süpheli bazi isler de vardir…”

Gerçekten tam bir Islâmî hayat için temel ilke olabilecek ve bir toplumu ayakta tutabilecek özelliklere sahip olan bu hadis ölçüsü daha sonralari “Islâm ahkâminin üzerinde dönüp durdugu” baslica esaslari teskil etmistir (Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, XIII, 210).

Ebû Dâvûd 275/888 tarihinde, arkasinda on dokuz eser birakarak Basra’da yetmisüç yasinda vefât etmistir. Eserlerinden dördü basilmistir (Sünen, 1, I-3; es-Semseddin Sâmî, Kâmûsü’l-A’lâm. I. 714).

Eserleri:

1. Kitâbü’s-Sünen: III. asirda muhaddisler, Sünenleri yazarak, sadece ahkâm hadislerini ortaya çikardilar. Sünen, fikih bâblarina göre düzenlenmis ahkâm hadislerini toplamaktadir. Ebû Dâvûd’a kadar, Câmi’ ve Müsned diye isimlendirilen hadis kitaplari, hadisleri; ahbâr, kissalar, mevâiz, âdâb, ahkâm konularinda topluca veriyorlardi. Sünenin ilk kez ahkâm hadislerini toplamasi ve kirk yil Ebû Dâvûd’un onu okutmasi, nüshalarinin arasinda görülen farklarin bu fikhî özelligi dolayisiyla zaman içinde çikarma-eklemelerin yapildigini göstermektedir. Ebû Dâvûd eseri için mukaddime yazmamasina ragmen, Mekkelilere yazdigi “Risâletün ilâ ehli Mekke” adli mektubunda eserinden söyle söz etmektedir: “Eserin tamaminin bildigim en sahih hadislerden mütesekkil olduguna emin olabilirsiniz. Kitabin hacmi büyümesin diye bir konudaki birçok sahih hadisten bir veya iki hadis verdim. Kitapta bir hadisi iki veya üç degisik senedle tekrar etmissem, sebebi, farkli ve fazla bilgi ihtivâ etmesindendir. Çogu kez uzun hadisleri kisalttim. Bir mevzûda mürsel hadisin ziddina bir müsned hadisin mevcud olmadigi veya müsned hadis olmadigi yerde, her ne kadar kuvvet bakimindan müsned hadis gibi olmasa da mürsel hadisle ihticâc olunur. Kitabimda, hadisi terkedilmis râviden alinma herhangi bir rivâyet yoktur. Ayni konuda kendisinden baska ona benzer herhangi bir hadis bulamadigimdan dolayi münker bir hadise yer vermissem onun münker oldugunu mutlaka açikladim. Kili kirk yararcasina hadis toplayan benden baska biri yoktur herhalde. Bu öyle bir kitaptir ki, Nebi (s.a.s.)’den sahih isnadla vârid olan her sünnet onda mevcuttur. Kur’ân-i Kerîm’in disinda insanlarin ögrenimine bundan daha çok ihtiyaç duyacaklari bir baska kitap bilemiyorum. Fikhi meseleler, Süfyân es-Sevrî, Mâlik ve Safii’nin meseleleridir. Topladigim hadisler de bu meselelerin nassini teskil etmektedir. Sünen’e aldigim hadislerin büyük çogunlugu meshur hadislerdir. Meshur, muttasil ve sahîh olan hadîsi reddetmek kimsenin haddi ve hakki degildir. Sünen’e sadece ahkâm hadislerini aldim. Eserde mevcut dört bin sekiz yüz, hadisin tamami ahkâma âittir” (Adva’us-Seria, V. 1394). Concordance’d a Sünen, kirk kitap ve bin sekiz yüz seksen dokuz babtan meydana gelmektedir. Bu bölümler söyledir: et-Tahâre, es-Salât, Salâtu’l Istiska, Salâtü’s-Sefer, Salâtu’t-Tatavvu, Sehru Ramazan, Sucûdu’l Kur’ân, Vitr, ez-Zekât, el-Lukata, el-Menâsik, en-Nikâh, et-Talâk, es-Savm, el-Cihad, el-Edâhî, es-Sayd, el-Vasâya, el-Ferâiz, el-Harac ve’l Imâre ve’l Fev. el-Cenâiz, el-Eymân ve’n-Nuzûr, el-Büyû’, el-Buyû’ ve’l-Icâre, el-Akdiye, el-Ilm, el-Esribe, el-Et’ime, et-Tibb, el-Itâk, el-Hurûf ve’l-Kirâe, el-Hammâm, el-Libâs, et-Tereccül, el-Hâtem, el-Fiten, el-Mehdî, el-Melâhim, el-Hudûd, ed-Diyât, es-Sünne, el-Edeb.

Sünen’de sülâsi rivâyet yeralmaz. Onalti tane kutsî hadis bulunmaktadir. Hadisleri alti gruptur: Sahih lizâtihi, sahihe benzer, sahihe yakin, siddetli vehn olan hadisler, ‘hakkinda birsey söylemediklerim sahihtir’ dedikleri, hasen li gayrihi olabilecek hadisler (Kâtip Çelebi, Kesfü’z-Zunûn, II, 1005). Buhâri ve Müslim’in birlikte tahric ettigi hadisler kitabin yarisini teskil eder. Ebû Dâvûd kitabina sahih, hasen, leyyin ve amel edilebilir hadisleri almistir. Ona göre asiri derecede zayif olmayan hadis rey ve kiyastan evlâdir.

Sünen’de yeralan bazi sahih hadisler Sahihayn’da bulunmaz. Süpheli hadisleri ise, illetlerini açiklayarak almistir. Sünen, hadis kitaplarinin ikinci tabakasina dahildir (ed-Dihlevî, Hüccetullahi’l-Bâliga, I, 283). Talebelerinden yedisi tarafindan rivâyet edilmistir ki, en sahih ve yaygin rivâyet el-Lu’luî’nin eseridir (J.Robson, Sünen-i Ebû Dâvud Nüshalarinin Rivâyeti, Trc: Talat Koçyigit, A ÜIFD, 1956, V, 1-4, 175)

Sünen-i Ebû Dâvûd Kahire (1280), Delhi (1283), Luknov (1840-1888). Haydarabad (1321) Misir (1935-1950), gibi merkezlerde bir kaç kez basilmistir. Türkçe’de Ebû Dâvûd’un Sünen’i 1983′de yayinlanmistir. 1987 yilinda eserin, tercüme ve serhi yayinlanmaya baslanmistir. Sünen’in ilk serhini “Meâlim Es-Sünen” adiyla Ebû Süleyman Hattâbî (388/998) yapmistir.

Ebû Dâvûd’un diger eserleri sunlardir:

2. Risâletuhu fi Vasfi Kitâbü’s-Sünen: Eseri Kitâbu’s-Sünen ile ilgili olarak yazdigi ve yukarida sözkonusu ettigimiz mektuptur.

3. el-Merâsil: Mürsel hadislerle ilgili eseri.

4. Mesâiiu’l-Imam Ahmed: Fikih konularina göre tasnif edilen ve Ahmed b. Hanbel’e sorulan soru ve cevaplari kapsar. Diger önemli eserleri de sunlardir: el-Mesâil, en-Nâsih ve’l-Mensuh, Kitâbu’z-Zühd, Kitâbu’l-Kader, Kitâbu’l-Ba’s ve’n-Nüsûr, Delâilu’n-Nübüvve, et-Teferrüd fi’s-Sünen, Fedâilu’l-Ensâr, Müsned-u Mâlik, ed-Dua, Ibtidâu ‘l- Vahy, Ahbâru’l-Havâric.

Ahmet AGIRAKÇA

Sait KIZILIRMAK

@ Ekrem Yolcu

Kategoriler : Biyografi Etiketler :

İbn-i Mace

Gönderen admin 12 Kasım, 2008 (0) Yorum

IBN MACE

calig38.jpg (12503 Byte)

Kutub-i Sitte’den kabul edilen “es-Sünen” isimli eserin müellifi. Hicri üçüncü yüzyilin önde gelen hadis hafizlarindandir. Ismi; Ebû Abdullah Muhammed b. Yezid b. Mâce el-Kazvim, Mevla Rabîa.

Ibn Mâce adiyla meshur olan müellifin adinin menseî ihtilaflidir. Bir rivayete göre Mâce dedesinin ismidir. Tercih edilen görüse göre Mâce babasinin ismidir. Kelime farsça kökenlidir. Firûzâbâdî Kamusunda Mâce’nin babasina ait bir lakap oldugunu söylemistir.

Ibn Mâce’nin isminin okunusu hadisçiler arasinda ihtilafli bir konudur. Bazilari Ibn Mâceh seklinde okumuslar. Bazi hadisçiler de Ibn Mâcete sekliyle söylemislerdir. Türkçe’de kelimenin sonundaki yuvarlak te harfi okunmadigindan dilimizde bu hadisçinin ismi Ibn Mâce olarak meshur olmustur.

Ibn Mâce Kazvîn sehrinde H. 209 yilinda dünyaya gelmistir. H. 273 yilinda Ramazan’in bitimine sekiz gün kala Pazartesi günü vefat etmistir.

Ibn Mâce dönemin önde gelen hadisçilerinden ders okumus ve hadis dinlemistir. O’nun hocalari arasinda sunlari sayabiliriz: Muhammed b. Abdillah b. Numeyr, Abdullah b. El-Muaviye, Hisa m b. Ammâr, Dâvud b. Ruseyd, Ebûbekir b. Ebi Seybe, Ibrahim b. el-Münzir el-Hazâmî. Bu saydigimiz âlimler dönemin meshur hadisçileri Ibn Mâce’nin önemli hocalaridir. Ibn Mâce’nin hadis aldigi seyhlerin sayisi ise daha fazladir. Talebeleri arasinda su hadisçileri sayabiliriz: Muhammed b. Isa el-Ebherî, Ebû’l-Hasan el-Kattân, Süleyman b. Yezîd el-Kazvînî, Ahmed b. Ibrahim el-Kazvînî, Ishâk b. Muhammed el-Kazvinî. Bu talebeler Ibn Mâce’nin yüzlerce talebesinden birkaç tanesidir (Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâz, II, 183).

Dönemin Ilmî gelenegine uygun olarak Ibn Mâce çesitli beldelere ilim seyahatlari (rihle) yapmistir. Irak, Basra, Kûfe, Bagdad, Mekke, Sam, Misir ve Rey beldelerini hadis Ilmini ögrenmek ve hadis yazmak için dolasmistir. Bu sehirlerdeki meshur hadisçilerle ve büyük âlimlerle görüsmüs, onlardan ilim almistir. Ibn Hallikân O’nun hakkinda “hadis Ilminde imâm ve hadis ilimleri ile ilgili bütün disiplinlerde otorite sahibiydi” demistir (Ibn Hallikân, Vefâyâtu’l-A’yân, III, 407).

Ibn Mâce’nin tefsir ve tarih ilimlerinde de genis bilgisi vardir. Kur’ân tefsiri ile ilgili bir eseri ve güzel bir tarih kitabi vardir (Ebü’l-Ferec Ibnu’l Cevzî, el-Muntazam, V, 90).

Sünen-i Ibn Mâce

Ibn Mâce’nin Sünen’i diger sünenler arasinda tertibinin güzelligi ve zevâidinin çoklugu ile temâyuz etmistir. Ibn Mâce’nin en önemli meshur eseridir. Bu eserde hadisler fikih bablarina göre tertip edilmistir. Eserin mukaddime bölümünde ise sünnete ittibanin önemi bidat’tan sakinmanin geregi ve bu meselelere tealluk eden konularla ilgili hadisler bir araya getirIlmistir. Bundan dolayi da “Sünen” grubundan kabul edIlmistir.

Ibn Mâce bu eserini telif ettiginde dönemin büyük hadis tenkitçisi Ebû Zur’a er-Razî’ye sunmustur. Ebû Zur’a Sünen hakkinda sunlari söylemistir: “Bu kitap halkin eline geçerse mevcut hadis kitaplarinin çogunun yerini alacagini zannediyorum” Ibn Mâce’nin eserindeki zayif hadisler için Ebû Zur’a “isnadi zayif olan hadIsleri n otuzu geçmeyecegini ümit ediyorum” demistir.

Ibn Mâce’nin Sünen’inde 37 kitap, 1515 bab ve 4341 hadis vardir. Bu rakam Sünen’in M. Fuâd Abdulbakî’nin tahkîki ile basilan baskisindaki rakamlamaya göredir. Sünen’de bulunan hadIsleri n 3002 tanesi Kütüb-i Sitte’nin diger bes kitabinda mevcuttur. Bu bes eserde bulunmayip yalniz Ibn Mâce’nin eserinde bulunan zevâid’in miktari 1339′dur. Bu hadIsleri n sihhat derecesi de söyle tesbit edIlmistir. Ricali sika ve isnâdi hasen olanlar 199 tane, isnadi zayif olanlar 613 tanedir. Münker, mekzûb veya isnadi çok fazla olmasi Sünen’in degerini artirmaktadir. Belki de Dârimî (ö. 255)’nin eserinin yerine Kütüb-i Sitte’nin altinci kitabi olmasinin en büyük sebebi Ibn Mâce’nin Sünen’indeki bu diger bes hadis kitabinda bulunmayan hadIsleri n sayisinin çoklugudur.

Ibn Mâce’nin eserini Kütüb-i Sitte’den Ilk kabul eden Imam Muhammed b. Tâhir el-Makdisîdir. Makdisî “Surutu’l-Eimmeti’s-Sitte” isimli eserinde altinci eser olarak Ibn Mâce’nin eserini almis ve bu dönemden sonra bu sekilde yayginlasmistir. Zehebî Ibn Mâce’nin eseri hakkinda “güzel bir kitaptir. Vâhi hadIsleri onun güzelligini gidermese daha iyi olurdu. Ancak bunlar da fazla degildir” (Zehebî, a.g.e, II, 189).

Sünen’in meshur ravileri sunlardir: Ebu’l-Hasan el-Kattân, Süleyman b. Yezid, Ebû Ca’fer Muhammed b. Isa ve Ebû Bekr Hâmid el-Eherî’dir.

Kaynak: Samil Islam absiklopedisi

Hazirlayan: Muhammed Faruk

Kategoriler : Biyografi Etiketler :

İmam Buhari

Gönderen admin 12 Kasım, 2008 (0) Yorum

Imam BUHÂRÎ

(194-256/810-869)

Hadis bilginlerinin ileri gelenlerinden biri

Ebû Abdullah Muhammed b. Ismâil b. Ibrâhim b. el-Mugîre b. Berdizbeh el-Cûfî el-Buhârî.

Mugire b. Berdizbeh, Buhara Valisi Yemân el-Cûfi’nin araciligiyla müslüman olmustur. Bu nedenle Cûfi’ye nisbet edilmistir. Buhârî’nin babasi ve dedesi hakkinda pek bilgimiz yoktur.

Muhammed el-Buhârî, 13 sevvâl 194 h./21 Temmuz 810 tarihinde Cuma günü Buhara’da dogmustur. Bundan dolayi da Buhârî nisbetiyle anilmasina sebep olmustur. Buhârî, henüz bebek iken babasi vefat etmis, kardesi Ahmed’le birlikte yetim kalmistir. Annesinin terbiyesi altinda büyümüs, küçük yasta Kur’an’i ezberlemis ve Arapça ögrenmistir. Babasindan kalan servet onun hiç kimseye muhtaç olmadan ilim ögrenmesinde yararli oldu. On bir yasinda hadis ögrenmeye basladi. Onalti yasinda annesi ve kardesi Ahmed’le birlikte hacca gitti. Annesi ve kardesi Buhârâ’ya dönerken, kendisi ilim ögrenmek istegiyle Mekke’de kaldi. (210 h./825).

Onsekiz yasinda “Kitâbu Kadâya’s-Sahabe ve’t-Tâbiin” ile “et-Târîhü’l-Kebîr” adli eserlerini yazdi. ilim ögrenmek için sam’a, Misir’a, Basra’ya, Bagdat’a gitti. Bu amaçla alti yil Hicâz’da kaldi. Buhârî, hadis ögrenmek ve nakletmekle kalmadi. siirle de ilgilendi. Ancak fazla siir yazmadi. Savas sporlarina ilgi duydu, ata bindi, ok atti.

Akranlari Buhârî’den övgüyle bahsederler. Onu övenler arasinda büyük muhaddis imam Müslim’de vardir. Buna ragmen, Buhârî’nin üstünlügünü çekemeyenler fitne çikarmaktan geri kalmadilar. Buhârî’nin “Kur’an mahluktur” düsüncesini savundugunu yaydilar. Bu dedikodulardan rahatsiz olan Buhârî, memleketi Buhâra’ya gitti. Burada da rahat edemedi. Buhârâ emiri ile arasi açildi. Buhara Emiri Halid Ibn Ahmed, çocuklarina Câmiu’s-Sahîh’i ve et-Tarih’i okutmasi için Buharî’yi konagina çagirir fakat Buharî, bu teklifi kabul etmez. ilim meclIslerinin herkese açik oldugunu,isteyenin gelerek yararlanabilecegini, ilmi valinin konaginin duvarlari arasina hapsedemeyecegini bildirir. Bu olay üzerine Ahmed Ibn Hâlid, onu Buhara’dan sürer. Buhârî, Buhara’dan ayrildiktan sonra Semerkand’a gider. Hartenk köyünde bulunan akrabalarinin arasina yerlesir. Semerkand’lilar, Buhârî’den yararlanmak isterler. Bir heyet gönderip Semerkand’a gelmesi ricasinda bulunurlar. Buhârî, Semerkand’a gitmek için hazirlik yapmaya baslar ancak bu arada hastalanir ve Ramazan Bayrami gecesi vefat eder (30 Ramazan 256 h./31 Agustos 869). Cenazesi, bayram günü ögleden sonra kilinarak Hartenk’e defnedilir.

Imam Buhârî keskin bir zekâ ve ezberleme yetenegine sahipti. Herhangi bir seyi ezberlemesi için ona bir defa bakmasi veya onu bir defa dinlemesi yeterliydi. Bagdatlilarin ve Semerkandlilar’in O’nun zekâ seviyesini denemek için sorduklari sorular bunu göstermesi bakimindan önemlidir. Gezileri sirasinda dinlediklerini yazmamasi ve kendisine takilanlara, dinledigi bütün hadIsleri ezberden okumasi da dikkat çekicidir. O ayni zamanda çok hadis ezberlemekle de söhret bulmustu.

Ince yapiti uzun boylu idi. ihtiyarliginda çok halim selim görünüslü olmustu. Sert yaratilIsli degildi. Yumusak huyluydu. ilim konusunda çok dikkatli idi. Dayanaksiz konusmak istemezdi. Baskalari hakkinda gayet yumusak bir dil kullanirdi. Derdi ki, “Hiçbir kimseyi giybet etmemis olarak Allah (c.c)’a kavusmayi arzu ediyorum.” Rical bilgisi herkesten çok olmasina ragmen cerh ettigi (zayifligini ortaya koydugu) raviler hakkinda bile asagilayici tabirler kullanmazdi. Yalanciligi bilinen birisi için “fîhi nazar (bunda ihtilaf vardir)”, “seketû anhu (sikaligi konusunda âlimler sustular)” derdi. O’nun bir adam hakkinda en agir sözü “münkerü’l-hadis (hadisi alinmaz)” terimidir.

Kütübü sitte müelliflerinden en-Nesâî, Buhârî’yi bizzat görüstügü seyhler arasinda saydiktan sonra söyle demistir: “O, sika, inanilir, akilli bir muhaddistir. Islâm tarihinde ilk defa sahih kitap yazan odur.” Bazi âlimler onun için söyle derler: “Buhârî, Allah (c.c)’nun yeryüzünde yürüyen ayetlerindendir.” Necm b. el-Fazl diyor ki: “Rüyamda Rasûlullah (s.a.s.) efendimizi gördüm. Bir köyden çikmis gidiyordu ve arkasindan imam-i Buhârî de onu takip etmekteydi. O bir adim atinca Buhârî de bir adim atiyor ve ayagini Rasûlullah (s.a.s.)’in ayagini bastigi yere basiyordu. Kitabini da her bakimdan ona nisbet ediyordu.”

Buhârî ilmiyle amel eden bir insandi. Islâmî sinirlara uymada asiri derecede titizdi. Helâl ve haram konusunda duyarli idi. Hadis ilmine hizmet, bu yolla Allah (c.c.)’in rizasini, Rasûlullah (s.a.s.)’in sefaatini kazanmaktan öte bir amaç tasimiyordu. Babasindan kalan mirasi bile bu yolda harcamisti. Cömertligiyle söhret bulmustu, yardim ettiklerine Allah rizasi için elini uzatiyordu. Çok Kur’an okur, çok nafile namaz kilardi. Rivayete göre her üç günde bir Kur’an’i Kerîm’i hatmederdi. Gecenin bir kismini uykuyla geçirirdi. Sürekli geceleri uykusundan kalkip, kandilini yakar, hadis tahric ederdi. Yahut yazdiklarina isaretler koyar, üzerinde düsünürdü. Seherden önce uyanir, gece namazi kilar; sonra Kur’an’in üçte birini okurdu. Ramazanda ise terâvihten sonra Kur’an’in üçte birini okumaya devam ederdi.

Buhârî’nin kendi ifadesine göre hadis aldigi hocalarinin sayisi binden fazladir. Hadis yazdigi seyhlerine ait senetleri de bildigini, senedi zayif rivayetlere itibar etmedigini belirtir. Hocalarinin baslicalari sunlardir:

  • Ahmed b. Hanbel
  • Ali b. el-Medinî
  • Yahya b. Maîn
  • Ismail b. idris el-Medînî
  • Ishak b. Rahuyeh.

Bunlarin disinda su isimleri de görüyoruz;

  • Mekkî b. ibrahim el-Belhî
  • Muhammed b. Selam el-Bikendi
  • Ibrahim b. el-Es’as
  • Ali b. el-Hasan b. Sekîk
  • Yahya b. Yahya
  • Ibrahim b. Musa el-Hafiz
  • Süreyc b. en-Numan
  • Ebu Asim en-Nebil es-Seybânî
  • Muhammed b. Abdullah el-Ensârî
  • Abdullah b. Zübeyr el-Hamidî
  • El Mekrî, Abdülaziz el-Üveysî.

Ögrencileri arasinda da en meshurlari sunlardir;

  • Ebu isa et-Tirmîzî
  • Muhammed b. Nasru’l Mervezî
  • Ibni Ebi Dâvud
  • Müslim b. Haccac ve en-Nesâi.

Câmiu’s-Sahîh; Islâm’in ilk dönemlerinde hadIslerin Kur’an’la karismasi söz konusu oldugundan hadIslerin yazilmasi yasakti. Sonralari Kur’an-i Kerîm, kitap haline getirilip, çogaltildi oria bir seyin karismasi engellendi. Sahabe nesli bütünüyle vefat etmis, Islâm ülkeleri genIslemis, degisik düsünceler ortaya çikmisti. Bu tür nedenlerle hadIslerin toplanmasinin yararli olacagina inanildi ve hadIslerin tedvinine baslandi.

HadIslerin toplanmasina Tabiun döneminde baslanmistir. imam Mâlik* (179 h./195) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadIslerine Sahabe ve Tabiun kavillerini ekleyerek Muvatta’yi tasnif etmistir. imam Mâlik’ten sonra da hadis konusunda çalismalar yapildi. Buhârî’nin Câmiu’s-Sahîhi meydana getirmesi iki sebebe dayanmaktadir. Bunlarin birincisi, hocasinin kendisinden böyle bir istekte bulunmasi, ikincisi de kendisinin görmüs oldugu bir rüyadir.

Buhârî, sahih adiyla anilan ve içerisine sadece kendince sahih oldugu sabit olan hadIsleri koydugu kitabini yazmakla hükümlerin kaynaklarini bulmada önemli bir hizmeti yerine getirmistir. imam Buhârî ayrica bu eserle kendisinden önce yasamis mezhep imamlarinin dayandigi temellerin saglam oldugunu, hiç birinin kisisel görüsle fetva vermedigini ortaya koydu. Ondan sonra gelen muhaddIsler, hadis çalismalarinin sinirlarini az çok belirlemis oldular. ilim adamlari Buhârî’nin eserine büyük önem verdiler. Özellikle sahih hadis konusunda onun eserinin ortaya koydugu gerçekleri ve sartlari kabul ettiler, örnek aldilar. O, hadiste odak ve hareket noktasi olarak degerlendirildi.

Buhârî, bu eseri meydana getirirken çok titiz davrandi. Eserine aldigi hadIsleri, alti yüz bin hadisin içinden seçti. Sahih hadIslerin disinda kalan diger hadIsleri eserine almadi. Eserin kabarmasini önlemek için sahih hadIslerin bile bir kismini almamistir. Câmiu’s-Sahih’te yer alan hadIslerin sayisi yedibinikiyüzyetmisbestir. Bazi hadIsler degisik kitaplarda geçmektedir. Mükerrerler çikarildiktan sonra geriye kalan hadis sayisi dört bin’dir.

Câmiu’s-Sahih’te hadIsler konularina göre kitaplara, her kitap da kendi arasinda bâblara ayrilmistir. Eserde, üzerinde ihtilaf edilmeyen hadIslere yer verilmis, râvilerin güvenilir olmasi hususunda titiz davranilmistir. Râviler birbirine baglanarak ilk kaynaga kadar götürülmüstür. HadIsleri bazi titiz ölçülere vurduktan sonra sahih kabul edip, uymayanlari reddetme çigirini açan Buhârî olmustur. O’ndan sonra gelen âlimler bu yoldan giderek sahih hadIsleri zayif ve uydurma olanlarindan ayirmaya devam etmIslerdir. Sahih hadis kitabi yazanlar çok olmakla beraber Buhârî kadar titizligi ileri götüren olmamistir. Hadis kabulünde kendine has çok dar bir yolda tek olmasi onun Islâm ümmeti arasinda müstesnâ bir söhret ve güven kazanmasina sebep olmustur.

Sahih’in nerede telif edildigi hususunda degisik görüsler vardir. Buhârî, hadis almak için gittigi her yerde eserini telife çalismistir. Hayati seyahatlerle ve ilim yolunda geçen bir insanin onalti yillik çalismasinin mahsulü olan bu eserin telifini bir yere baglamak mümkün degildir.

Câmiu’s-Sahih’te yer alan kitap (bölüm) sayisi doksanyedi, bâblarin sayisi üçbindört yüzelli kadardir. Üç râvili hadIslerin sayisi da yirmi ikidir. Degisik senetle gelen hadIsler Sahih’te yer almaktadir. Ancak ayni senet ve ayni metinle birden fazla yerde zikredilen hadIslerin sayisi yirmi üç kadardir. Kur’an’dan sonra ana kaynak olan Buhârî’nin Sahih’i ile Müslim’in eserine Sahih adi verilmektedir. ikisine birden “Sahihayn ” denilir. Diger dört hadis kitabina da “Sünen “, alti hadis kitabinin tümüne birden “Kütübü Sitte” denilmektedir.

Buhârî’nin bu eserine ait bir çok serh yazilmis ve üzerinde çalismalar yapilmistir. En meshur serhleri, Aynî’nin Umdetu’l-Kari, Askalani’nin Fethu’l-Barî ve Kirmâni’nin Kevâkibü’d-Derârî, adli eserleridir.

Câmiu’s-Sahih disinda, su eserleri vardir:

  • Tarihu’l Kebir: Hadis ricaline ait önemli bir eserdir. Sahasinda ilk yazilanlardandir. Buhârî bunu henüz onsekiz yasinda iken Rasûlullah (s.a.s.)’in kabri basinda mehtapli gecelerde yazmistir. Haydarabad’ta 1941-1954 tarihlerinde dört cilt,1959-1963 tarihlerinde üç cilt halinde basilmistir.
  • Târihu’l-Evsât: Tarihu’l Kebir’in kisaltilmisidir. Bazi yazma nüshalari mevcuttur. Ibni Hacer Tehzibû’t-Tehzib isimli eserinde bundan nakiller yapmistir.
  • Tarihu’s-Sagîr: Tarihu’l Kebir’in bir özetidir. 1325 yilinda Zuafâü’s-Sagîr ile birlikte Hindistan’da basilmistir. Kitâbu Zuafâü’s-Sagîr: Zayif ravilerin hallerinden bahseder. Hindistan’da 1323 ve 1326 tarihlerinde basilmistir.
  • Et-Tarihu fi Ma’rifeti Ruvati’l-Hadîs ve Nükâti’l Âsâr ve’s Sünen ve Temyizü Sikatihim min Züafâihim ve Târihu Vefâtihim: Küçük bir risâledir.
  • Eet-Tevârîhu’l Ensâb: Bazi sahIslarin özel hallerinden bahseder.
  • Kitâbu’l Künâ: Râvîlerin künyelerinden bahseden bir eserdir. Haydarabad’ta 1360 yilinda basilmistir.
  • Edebü’l-Müfred: Ahlâk hadIslerini toplayan bir eserdir. istanbul’da 1306, Kahire’de 1346, Hindistan’da 1304 yillarinda basilmistir.
  • Refu’l-Yedeyn fi’s-Salati: Namazda el kaldirmakla ilgili bir risâledir. Kalküta’da 1257, Delhi’de 1299 yillarinda yayinlanmistir.
  • Kitâbu’l-Kiraati Halfe’l-imam: Namazda imamin arkasinda okuma hakkinda yazilmis bir risâledir.
  • Hayrü’l Kelâm fi Kiraati Halfi’l Imam adiyla Orduca çevirisi ile beraber 1299′da Delhi’de, ayrica 1320′de Kahire’de basilmistir.
  • Halku’l-Ef’ali’l-ibâd ve’r-Redd Ale’l Cehmiyye: Cehmiyye mezhebinin görüslerini reddeden bir kitaptir. 1306′da Delhi’de basilmistir.
  • El-Akîde yahut et-Tevhîd: Akaid konusunda yazilmis bir eserdir.
  • Abarü’s Sifat: HadIsle ilgili bir eserdir ve bazi kütüphanelerde yazma nüshalari mevcuttur.

. Bunlardan baska kimi kaynaklarda Buhârî’ye ait oldugu zikredilen su kitaplarin ismini de görmek mümkün:

  • Birri’l Valideyn
  • El-Camiu’l Kebir
  • Et-Tefsirü’l Kebir
  • Kitabü’l Hibe
  • Kitabü’l Esribe
  • Kitabu’l Mebsut
  • Kitabü’l ilel
  • Kitabü’l-Fevâid
  • Esamü’s Sahâbe
  • Kitabu’d-Duâfa
  • El-Müsnedü’l-Kebir
  • Sülâsiyyât.


Kaynak: Sâmil Islam ansiklopedisi

Kategoriler : Biyografi Etiketler :

İmam-ı Maliki - Malik B. Enes

Gönderen admin 12 Kasım, 2008 (0) Yorum

MÂLIK B. ENES

Mâlik b. Enes b. Mâlik b. Ebi Âmir el-Asbahî. Mâliki Mezhebinin imami, Muhaddis ve mutlak müctehid.

Imam Mâlik, Medine’de dogmustur. Onun dogum tarihi hakkinda, Hicrî 90′dan 98′e kadar degisen farkli rivayetler vardir. Ancak, yayginlikla kabul edileni 93 (711-712) tarihinde dogmus oldugudur (Ömer Riza Kehhale, Mu’cemü’l-Müellifîn, Beyrut (t.y.), VIII, 168; ayrica bk. Suyutî, rezyinü’l-memalik, 7)..

Imam Mâlik’in ailesi aslen Yemenli olup, dedesi Zû Asbah kabilesine mensup olan Mâlik b. Ebu Amir el-Asbahî, Yemen valisinden gördügü zulüm üzerine Medine’ye gelip yerlesmistir. Annesi de, yine Yemenli Ezd kabilesinden, Aliye binti Süreyk el-Ezdî’dir.

Imam Mâlik’in dedesi Medine’ye yerlestikten sonra, Kureyse mensup Benû Teym b. Murra kabilesi ile hisimlik kurarak, bu kabile mensuplariyla dostluk (velâ) akdetmis ve gerektiginde onlardan yardim görmüstür.

Imam Mâlik’in ailesi, Medine’ye yerlestikten sonra ilimle mesgul olmus, özellikle hadisleri toplamaya ve Ashab’in fetvalarini ögrenmeye büyük önem vermislerdi. Dedesi Mâlik b. Ebu Amir, Tâbiînin büyüklerinden olup, Hz. Ömer (r.a), Osman (r.a), Talha (r.a) ve Aise (r.anh)’dan hadis rivayet etmistir.

Imam Mâlik, babasindan sadece bir hadis rivayet etmistir. Bu da, babasinin hadisle fazlaca mesgul olmadigini göstermektedir. Ancak amcasi Süheyl hadis âlimlerinden olup, Ismail b. Cafer’in hocasidir. Ayrica, ez-Zuhrî de ondan ders okumustur. Onun Nadr ismindeki kardesi de hadis tahsil etmisti. Imam Mâlik, hadis derslerine basladigi zaman, bu kardesinin söhretine binaen Ahu’n-Nadr (Nadr’in kardesi) diye çagrilmakta idi. Daha sonra, Imam Mâlik, hadiste onu geçmis ve kardesi ona nisbet edilmeye baslanmistir.

Hulefâ-i Râsidîn devrinde Medine, Ashab’in ileri gelen âlimlerinin bir arada bulundugu ve ilim tahsilinin zirvesine ulastigi bir merkez konumundaydi. Emevîler devrinde ise Medine, çogalan fitnelerden ve idarecilerin zulmünden kaçan bir takim âlimlere siginilacak bir yer görevi görmeye baslamisti. Ayrica, Tabii’nin çogu Medine’de oturmakta, Ashab’in rivayet ve fikhini, etraflarini halkalayan ilme susamis talebelere aktarmakta idiler.

Imam Mâlik, kendini tamamen ilme vermis bir aile muhitinde büyümüs ve çok canli bir ilmî hareketliligin yasandigi Medine’de ilim tahsil etmeye baslamisti. Böyle bir çevrede bulunmasi ona, çagin en ileri seviyesindeki alimlerden ders okuma imkânini vermisti.

Imam Mâlik önce, Kur’an-i Kerîm’i hifz etmis, pesinden de hadisleri ezberlemeye baslamis ve bilhassa annesinin tesvik ve yönlendirmeleri ile Medine’nin büyük ve meshur âlimlerinden Rabia b. Abdurrahman’in ders halkalarina katilmisti (Muhammed Ebu Zehra, Imam Mâlik, Terc. Osman Keskioglu, Ankara 1984, 30).

Daha sonra o, bir seyler ögrenebilecegi bütün âlimlerin yanina gitmeye ve onlardan hadis, sahabelerin fetvalari ve fikih konularinda istifade etmeye baslamisti.

Yüze yakin âlimden yararlanan Imam Mâlik’in yetismesinde, fikrî ve ilmî yapisinin oturmasinda, basta Abdurrahman ibn Hürmüz, Rabîa, Sihab ez-Zührî, Ebu Zinad, Yahya b. Sa’id el-Ensârî ve Hz. Ömer (r.a)’in azadlisi Nâfi’in büyük katkilari olmustur.

Ibn Hürmüz, hadis ve ser’î ilimlerde söz sahibi bir âlim olup, ayrica zamanin bütün fikrî, siyasî gelismelerini takip eden ve onlarin iç gerçeklerine nüfûz eden bir kültür genisligine sahipti. O, Imam Mâlik’e çok sey ögretir ancak, maslahata uygun görmedigi için bunlardan çok azini açiklamasina müsaade ederdi. Ibn Hürmüz, sorumlulugundan korktugu için, Mâlik’ten, hadislerin senedinde kendi adini zikretmemesini istemisti.

Imam Mâlik, Hz. Ömer (r.a) ile Abdullah b. Ömer’in fikhini ve fetvalarini, Nafi’den ögrenmisti. Ebu Davud, Malik’in Nâfi’den, onun da Ibn Ömer’den rivayetini senet yönünden en saglam olani kabul eder.

Imam Mâlik, yetisip olgunlastiktan sonra, fikihta hocasi olan Rabianin bazi görüslerini tenkit etmeye basladi. Bundan sonra o, Rabianin derslerini birakip, Zührî’nin hadis derslerine devam etti. Ancak, onun fikhî görüslerinde, Rabia’nin büyük tesiri vardir.

Bundan sonra o, Zühri’nin dersi disinda evine kapaniyor, o zamana kadar kagitlara kaydettiklerini derleyip toparlamaya çalisiyordu.

Ayrica Imam Mâlik, Cafer-i Sadik’in derslerini hiç bir zaman kaçirmazdi. Onun ilmine, zühd ve takvasina hayranlik duymakta idi. Imam Mâlik onun hakkinda; “Abdesti olmadan hadis rivayet etmez, Hz. Peygamberin adi anilinca yüzü sararirdi” demektedir.

O, Medine’nin ilmini tamamen ögrendigine iyice kanaat getirmeden ders vermeye baslamadi. Medine’de bulunan âlimlerin çogunun kendisini ders verme hususunda yeterli görmesini açiklamalarindan sonra güvenilir ravilerden aldigi hadisleri insanlara ögretmek, fetva soranlarin problemlerini halletmek ve etrafinda toplasan ögrencilere dersler vermek zorunlulugunu hissetmistir. Imam Mâlik bu konuda söyle söylemektedir: “Her aklina esen mescitte oturup ders veremez. Âlimlerden yetmis kisinin beni yeterli görmesine kadar ben, ders ve fetva vermekten kaçindim”. Imam Mâlik ayrica, hocalari Zührî ve Rabia’ya, ders verip veremeyecegini sorup olumlu cevap aldiktan sonra bu ise baslamistir.

Imam Mâlik, derslerini Mescid-i Nebî’de vermeye baslamisti. Ancak sonralari idrarini tutamama (prostat) hastaligina yakalaninca mescite gelmez olmus ve derslerine evinde devam etmeye baslamistir. O, Mescid-i Nebî’de ders okuttugu zaman, Hz. Ömer (r.a)’in ders okuturken oturdugu yere oturmaya özen göstermistir. Burasi Resulullah (s.a.s)’in mescitte oturdugu yerdir. Ayrica Medine’de Abdullah b. Mesud’un oturdugu evde ikamet ederek, onlarin hatirasini zihninde canli tutmayi arzulamis ve Ashab’in yasadigi manevî atmosferi hissetmeye çalismistir.

Imam Mâlik’in dersleri, hadis ve fikhî meselelerle verdigi fetvalar seklinde cereyan ederdi. O, vuku bulmus olaylara fetva verir ve degerlendirmelerde bulunurdu. Vuku bulmamis, farazî olaylar için kesinlikle bir görüs beyan etmezdi. Bu da Islâm hukukunun en önemli özelligidir.

Hastaliginin ilk dönemlerinde, mescite namaza gelir, sonra evine dönerdi. Bir zaman sonra namazlara gelemez olmus, daha sonra cuma namazi için de evinden çikamaz hale gelmisti. Bu durumunu soranlara hastaligini, ta ölüm dösegine yatana kadar söylememistir.

Imam Mâlik, ilimde olgunlasip dersler vermeye basladiktan sonra, bilgilerini daha da derinlestirmek ve farkli fikhî görüsleri, incelikleriyle kavrayabilmek için âlimler ile iliskisini yogun bir sekilde sürdürmüstür. Hacca gelen âlimlerle görüsüp, onlarla ilim alisverisinde bulunurdu. O, büyük fakih Ebu Hanife ile de görüsür, onunla münazaralarda bulunurdu. Onlarin bu görüsmeleri gayet nezih bir sekilde cereyan eder ve herbiri digerinin fikihtaki üstünlügünü överdi. Bunun gibi o, Keys, Evza’î, Ebu Yusuf, Muhammed b. Hasan, Hammad vb. çagin seçkin âlimleri ile ilmî sohbetlerde birlikte olur, onlarla bir araya gelme firsati buldugunda bunu hiç bir zaman kaçirmazdi. Imam Mâlikin yasadigi dönem, Medine’nin ilim, inceleme ve arastirmalarin odagi oldugu bir dönemdi. Bunun sebebi, Resulullah (s.a.s)’in mescidinin ve kabrinin burada bulunmasi dolayisiyla Islam cografyasinin her tarafindan, farkli fikhî ekollere mensup âlimlerin, her hac mevsiminde buraya akin akin gelmeleri idi.

Imam Mâlik ayrica, ilmini yenilemek ve asrinin diger fakihlerinin görüslerini ögrenmek için mektuplasma yolunu da kullaniyordu. O, görüsme imkâni olmayan uzak sehirlerdeki âlimlere mektuplar yazar, degisik konulardaki görüslerini sorar ve kendi degerlendirmelerini onlara iletirdi.

Imam Mâlik keskin bir zekâ ve kuvvetli bir hafizaya sahipti. Bu da ona, dinledigi hadisleri kolayca ezberleme ve fikhî konulara rahatça nüfuz edebilme imkanini sagliyordu. Hadisleri saglam ravilerden kusursuz olarak bellemis oldugu halde, bir maslahat görmedikçe hadis rivayet etmezdi. Hadis nakletmenin sorumlulugu onu sikintiya sokar ve naklettigi her hadisi için; “Onlari nakletmektense herbiri için bir kirbaç yemeyi yeglerdim” demekte idi.

Sadece Allah Teâlâ’nin rizasini kazanmak için ilim tahsil etmis, hayati boyunca takva yolunu terketmemistir. Ona göre ilim bir nurdur ve ancak husu ve takva sahibi bir kalpte yerlesebilir. Fetva verirken yavas hareket eder, iyice düsünür, soran kimseyi göndererek meseleyi tetkik ve tesbit ettikten sonra cevap verirdi. O fetva konusunda hiç bir seyin kolay olamayacagi görüsünde olup, helâl ve haram ile ilgili her meselenin zor oldugunu söylerdi. Din konusunda kimseyle tartismaya girmez, insanlar arasinda kin tohumlari ekecegi için bunu çok kötü bir davranis olarak degerlendirirdi.

Imam Mâlik, bedenen heybetli bir yapiya sahipti. Ilim ve büründügü takva elbisesi onun bu heybetine manevî bir yön katiyordu. Onun bakislarindan herkes etkilenir, insanlara büyüklük taslayan idareciler, valiler onun yaninda küçülür ve ona saygi gösterirlerdi.

Imam Mâlik’in babasi ok imalatçisi idi. Ancak, Imam Mâlik’in bu meslegi isra ettigine dair herhangi bir bilgi mevcut degildir. Kardesi hem hadis okur, hem de ticaretle ugrasirdi. Imam Mâlik’in de bir miktar sermayesi kardesi tarafindan çalistirilmakta idi. Buna ragmen onun, ögrencilik yillarinda biraz maddî sikinti çektigi anlasilmaktadir.

Imam Mâlik’in yasadigi dönem fikrî ve siyasî fitnelerin zirvesine ulastigi bir dönemdir. O, hem Emeviler, hem de Abbasiler döneminde yasamistir. Ömer b. Abdülaziz’i takdir eder ve onu ümmetin islerini hakkiyla yerine getirmeye çalisan adil bir halife olarak görürdü. Ancak o, ne tahtlarini korumak isteyen hükümdarlara taraf olmus, ne de ayaklanmalarina mesru zemin olusturmak isteyen isyanci gruplara destek vermistir. Her zaman gerçekleri yaymaya gayret göstermekle birlikte, anarsinin, müslüman kitleleri perisan ederek fitne ve fesadin yayginlasmasina sebeb olacagini düsündügü için o, isyanlari tasvip etmemistir. Bununla birlikte gayrimesru bir sekilde ümmetin basina gelen yöneticileri de onaylamamistir. Bu yüzdendir ki o, bir defasinda takibata ugramis ve Abbasiler’in ikinci halifesi Ebu Cafer el-Mansur’un Medine valisi tarafindan kendisine iskence yapilmistir. Buna sebeb olarak da, zorlama ile yapilan bey’atin geçersizligine fetva vermis olmasi gösterilir (Ebu Zehra, a.g.e., 77). Bu iskenceler sirasinda, o kirbaçlanmis ve kolu çekilmek sûretiyle sakatlanmistir.

Ancak daha sonra Mansur, bu olaydan haberi olmadigini ve bu isi yapan valisini cezalandirdigini söyleyerek ondan özür dilemis, Imam Mâlik de onu bagislamistir (Ibnü’l-Imâd el-Hanbeli, Sezerâtuz-Zeheb, Beyrut t.y., I, 290).

O, halife ve idarecilere, Hac için Medine’ye geldikleri zaman, halkin menfaati ve selâmetini gözetip hak ve adalet üzere yürümelerini ögütler, ayrica yüz yüze görüsme imkâni olmayanlara da mektuplar göndererek onlari islah etmeye çalisirdi. Bununla beraber o, emir ve hükümdarlardan daima uzak durmustur. Fakat, samimiyetine inandigi idarecileri derslerine kabul etmistir. Harun er-Resid bunlardan biridir. Harun er-Resid’in Imam Mâlik’in evindeki dersler esnasinda sultanlarin tavriyla davranmaya kalktiginda Imam Malik ona, ilmin her türlü dünya makamindan üstün oldugunu ve yücelmenin ancak ilme saygiyla mümkün olabilecegini anlattiginda tahtindan inmis ve öteki ögrencilerin arasinda onun derslerini dinlemeye devam etmistir (Ibnu’l-Imad el-Hanbeli, a.g.e., I, 29i).

Imam Malik’in hastaligi agirlasip, vefat edecegini anladiginda o zamana kadar gizledigi hastaligini ve gizleme sebebini dostlarina söyle açikliyordu: “Eger hayatimin son günleri olmasaydi size bildirmeyecektim. Benim hastaligim idrarimi tutamamamdir. Peygamberin mescitine tam abdestli olmaksizin gelmek istemedim. Rabbime sikayet olmasin diye de hastaligimi kimseye söylemedim” (Ebu Zehra, a.g.e., 286). Imam Malik, Hicrii79 yilinda Rabiulevvel ayinin on dördüncü günü vefat etmistir. Safer ayinda öldügüne dair rivayetler de vardir. Cennetu’l-Bakî mezarligina defnedilmistir (Ömer Riza Kehhâle, Mu’cemu’l-Müellifin, Beyrut, t.y, VIII, 168).

O, hem bir hadis âlimi hem de büyük bir fakihti. Onun devrinde ortaya çikan siyasî ve itikadî fitneler halkin akaidini tehdit eder hale gelmisti. Imam Malik böyle bir ortamda, Sünnet çizgisine simsiki sarilarak, insanlari sapitip delâlete düsmekten kurtarmak için var gücüyle çalismistir. Ona göre Islam’i yasamak, Resulullah’in sünnetine ve pesinden gelen Rasid Halifelerin uygulamalarina tabi olmakla mümkündür. Medinelilerin ameli onun için uyulmaya, ahad haberden daha lâyiktir. Çünkü Resulullah (s.a.s), Medine’de yasamis ve Medineliler, yasayisini ona uydurmuslardi. Dolayisi ile Medineliler’in yasayisi Sünnetin amelî sekilde rivayetidir. Bu, onun fikih usulünde de açikça görülür. Kitap ve Sünnet’ten sonra delil olarak Medineliler’in amelini alir (bk. Malikî Mezhebi Mad).

Imam Malik, imanin kalben tasdik, dil ile ikrar ve amel oldugunu söylerdi. Bu söylediklerini Kur’an’a ve hadislere dayandirirdi. Yine hakkinda ayet bulundugu için imanin artabilecegini söyler, eksilmesi hakkinda susardi. Kader, büyük günah, Kur’an-i Kerim’in mahluk olup olmadigi ve ru’yetullah konularinda sahih Ehli sünnet ulemâsi ile ayni görüsleri paylasmaktadir. Yalniz, o, Ebu Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a)’in fazilet siralamasindaki üstünlüklerini kabul ettigi halde, Hz. Ali (r.a) hakkinda, diger âlimlere muhalefet etmis, onu Hulefâ-i Râsidînden saymamistir. Buna sebeb olarak da, hilâfeti isteyenle istemeyenin bir olamayacagini gösterirdi.

Imam Malik’in fikhi, ögrencileri tarafindan hazmedilip daha onun sagliginda Misir basta olmak üzere Kuzey Afrika’da yayilmaya baslamis, oradan da Endülüse ulasmistir.

Imam Malik’in ilimdeki büyüklügü hakkinda onun önünde diz çökmüs ve ilminden feyz almis büyük fakîh Imam Safiî söyle demektedir: “Malik, Allah Teâlâ’nin, Tabiinden sonra kullarina karsi hüccet olarak gönderdigi bir insandir” (Suphi es-Salih, Hadis Ilimleri ve Hadis Istilahlari, Terc. Yasar Kandemir, Ankara 1981, 330).

Hayati boyunca Medine’den baska bir yere gitmeyen Imam Malik, Resulullah (s.a.s)’e olan asiri sevgi ve saygisindan dolayi, Medine’de bir defa olsun at sirtinda dolasmamistir.

Muvatta’i:

O bir çok kitap tedvin etmis olup, bunlar arasinda en önemlisi Muvatta adli eseridir. Imam Malik bu kitaba Hicaz’in en saglam ravilerinin hadislerini almaya özen gösterdi. Ayrica sahabe sözlerine ve Tabiin fetvalarina da yer vermistir.

Hadis külliyati içerisinde ilk tedvin edileni Muvatta’dir. Istisnalari olmakla birlikte, bu zamana kadar çesitli sebeplerden dolayi hadislerin yazilmasi tasvib edilmiyordu. Hadisler, kendilerini bu yola adamis muhaddislerin hafizalarinda muhafaza ediliyordu. Ancak bir zaman sonra, bir takim insanlar, menfaatlerini veya firkalarinin hakliligini ispatlamak vb. sebeblerden dolayi hadis uydurmaya baslayinca, sahih hadislerin yazilarak tesbit edilmesi zarureti ortaya çikti. Bu durumu Sihab ez-Zuhri; “Dogu tarafindan, duymadigimiz hadisler gelmeye baslamasaydi ne bir hadis yazar, ne de yazilmasina izin verirdim” sözüyle açikliga kavusturmaktadir.

Ömer b. Abdülaziz, muhtemelen âlimlerle istisare ederek, hadislerin tedvin edilmesini, valilerine gönderdigi talimatlarla resmen emretmisti. O, âlimlerin ölümleriyle ilmin ve hadislerin kaybolmasindan endise etmekteydi. Ilk olarak böyle bir ise girisip, Halifenin istegini yerine getiren, Imam Malik’in hocasi Sihab ez-Zûhrî olmustur. Fakat, Ömer b. Abdulaziz, arzuladigi tedvin isinin sonuçlarini göremeden vefat etmisti.

Mansur isbasina geçince, o da Ömer b. Abdulaziz gibi, Medine ilminin toplanip tedvin edilerek, yaziyla muhafaza altina alinmasi için çalismalar yapilmasini istedi. Ancak o, selefi Ömer b. Abdulaziz gibi bütün eyaletlerdeki ilimlerin derlenip toparlanmasini düsünmemis, sadece Medine’deki hadislerin ve fikhî görüslerin tedvinini istemisti. Mansur’un böyle bir ise girismesinin sebebi âlimlerin ölümleriyle ilmin zayi olmasi endisesinden kaynaklaniyordu. Onun düsüncesi tamamen idarî maksatlara yönelik olup, ülkenin her tarafindaki mahkemeleri ve yargiyi birlestirerek tevhid-i kaza’yi gerçeklestirmek istiyordu. Imam Malik onun, Medine’nin ilmini tedvin etme istegini yerine getirdiginde ortaya Muvatta adli eseri çikmisti. Ancak Imam Malik, Mansûr’un, ülkenin her tarafindaki insanlarin Muvatta’a uymalarini saglamak istegine kesin bir tavirla karsi çikmisti. Bu da gösteriyor ki, onun Muvatta’i kaleme almasinin yegâne sebebi, Mansur’un bu yoldaki arzusu degildir. O, Medine’deki sahih hadisleri, sahabe sözlerini ve Tabii’nin fetvalarindan tercih ettiklerini toplayarak onlarin unutulup gitmesini önlemek ve sonraki nesillere saglikli bir sekilde intikal etmesini saglamak istemistir. Mansûr’un istegi bu konuda ancak tesvik edici bir rol oynamis olabilir. Zira o, daha sonra gelen Mehdi’nin ve Harun er-Resid’in, Mansur’un istegine benzer taleplerini de ayni sekilde reddetmistir.

Imam Malik onlara söyle diyordu:

“Ashab-i kiram fer’î meselelerde ihtilâf ettiler ve onlar bu ihtilâflariyla birlikte her tarafa dagildilar. Herkes kendine göre isabetlidir. Ulemânin ihtilâfi ümmet için bir çesit rahmettir. Her biri kendince sahih olana uyuyor. Hepsi hidayet üzere olup, sadece Allah Teâlâ’nin rizasini istemektedirler” (Ebu Zehra, a.g.e., 218).

Imam Malik, hadisleri çok titiz bir tenkit süzgecinden geçirdikten sonra rivayet ederdi. Rivayet ettigi hadisleri sürekli arastirir; ravide bir kusur bulur veya hadis saz çikarsa onu hemen terkederdi. Muvatta’i ilk yazdiginda on bine yakin hadisi rivayet etmis olmasina ragmen, her sene onu tetkik ederek bir kisim hadisleri çikarmis, neticede Muvatta oldukça küçülmüstü. Onun bu durumunu bazi ögrencileri söyle dile getirirlerdi; “Herkesin ilmi çogalip artiyor; Malik’in ilmi ise noksanlasip eksiliyor” (a.g.e., 221). Bu, onun ilmi naklederken ne kadar titiz davrandigini göstermektedir.

Görüldügü gibi Muvatta’da bulunan hadisler çok sayida hadis arasindan süzülerek seçilmistir. Bu yüzden hadis tenkidcileri ondaki hadisleri istisnalar hariç sahih kabul etmektedirler.

Muvatta’i, Kütüb-i Sitte’nin altincisi olarak kabul edenlere göre derece itibariyla Sahihayn’dan sonra gelmektedir.

Ancak, bir kisim muhaddisler, ondaki mürsel hadislerin ve Tabiin fetvalari ve fikhî görüslerin çoklugunu ileri sürerek Muvatta’in daha çok bir fikih kitabi oldugunu söylemislerdir (Sûphi es-Salih, a.g.e., 99).

Imam Malik’in, Peygamber (s.a.s), Ashab ve Tabiinden yaptigi rivayetlerin sayisi bin yedi yüz yirmi kadardir. Ibn Hacer, Muvatta’i sahih kabul eder. Ibn Hazm, Muvatta’daki bes yüz hadisin müsned, üç yüz hadisin de mürsel oldugunu ve yetmis civarinida da Malik’in bizzat onlarla amel ermeye terketmis oldugu hadis âlimlerinin zayif olarak degerlendirdigi diger bazi hadislerin bulundugunu söylemektedir (Ebu Zehra, a.g.e., 227).

Âlimler arasinda, Muvatta’daki hadislerin sihhat dereceleri hakkinda muhtelif görüslerin bulunmasina ragmen, Malikîler Muvatta’in tamaminin sahih oldugunu kabul etmektedirler. Zira onlar Muvatta`daki mürsel, mu’dal ve munkati’ hadisleri, muttasil senetlere baglamak için gayret göstermisler; senedi, Malik’in rivayetinden muttasil olmayanlari da baska sika ravilerle muttasil olarak tesbit etmislerdir. Onlarin hiç bir yolla muttasil senet bulamadiklari hadisler sadece dört tanedir. Bu durum, Imam Malik’in mürsel, mu’dal ve munkati, olarak naklettigi hadislerin baska tariklerle müsned olarak nakledildiklerini ve dolayisiyla Muvatta’in sahih hadis kitaplarindan biri oldugunu ortaya koymaktadir.

Imam Malik, Muvatta da bes yüz doksan kadar kimseden rivayet etmektedir. Ashabdan rivayet ettikleri, yüz seksen besi erkek, yirmi üçü kadin olmak üzere iki yüz sekiz; Tabiinden olanlar ise, kirk sekiz kisidir.

Muvatta’i rivayet