Derleme Yazılar
ANNE-BABA RIZASINI KAZANMANIN DEGERI
Prof. Dr. Mahmud Es’ad COŞAN (Rahmetullahi Aleyh)
Cuma Sohbeti:12. 09. 1997 - Münih / ALMANYA
Peygamber SAS Efendimiz bu hadis-i şerifinde buyurmuşlar ki:
Men erdà vâlideyhi fekad erdallàh, ve men eshata vâlideyhi fekad eshatallàh. (Secme Hadisler no: 1135)
Tabii ravîsi kuvvetli olunca, sahih hadis-i şeriflerden olunca daha büyük bir rahatlıkla bastıra bastıra söylememiz mümkün oluyor.
“Kim anne-babasını razı ve hoşnut ederse, memnun ederse, sevindirirse, kendisini onlara sevdirirse; Allah’ı hoşnut ve razı etmiş olur.”
Bakın, anne-babaya hürmeti dinimiz ne kadar mühim bir mevkiye çıkartıyor. Ne kadar önemle ifade buyuruyor, ne kadar kesin tavsiye buyuruyor Peygamber SAS Efendimiz. Kâinatın hàlıkı, âlemlerin Rabbi, yaradanımız Allah-u Teàlâ Hazretleri’ni razı etmek ne kadar önemli. Zaten ömrümüzün onun için geçmesi gerekiyor, geçmeli.
(İlàhî ente maksudî ve rıdàke matlûbî) demeliyiz. Anne-babasını razı eden, anne-babasını hoşnut eden, sevindiren, memun eden, kendisini onlara sevdiren, duasını alan, Allah’ı razı ediyor. Ne kadar güzel, ne kadar kolay, ne kadar somut bir yol gösteriyor Peygamber SAS Efendimiz.
“Allah’ın rızasını kazanmak için ne yapmam lâzım?” diye soran bir insana söyleyeceğimiz çok sözler var:
Kur’an-ı Kerim’i öğren,
Kur’an-ı Kerim’in ahkâmını iyice uygula,
Allah’ın emirlerini tut, yasaklarından kaçın,
Habib-i edîbine ittibâ et,
Peygamber Efendimiz’in sünnetine sımsıkı sarıl,
Peygamber Efendimiz’in yolundan yürü,
Ahlâkını güzelleştir,
Haramlardan, günahlardan uzak dur,
Kötü huyları bırak, iyi huylarla ibadet ve taat üzere çalış.
Uzun uzun, doğru olarak tabii nasihatlerde bulunmamız mümkün.
Ama Peygamber SAS Efendimiz kısaca, “Anne babasını razı eden, Allah’ı razı etmiş olur.” diye çok kısa bir somut yol gösteriyor.
Anne-babasına hizmet etsin evlât;
elini öpsün,
ayağını öpsün,
alnını öpsün,
kaşını, gözünü öpsün,
ne yapacaksa yapsın…
Para harcasın,
hizmetine koşsun,
havlusunu tutsun,
terliğini çevirsin,
tatlı sözler söylesin…
Emrini tutsun, kendisinin hoşuna gitmese bile, “Peki babacığım, peki anneciğim!” desin,
böylece Allah’ın rızasını kazansın…
Ne kadar somut, ne kadar güzel bir şey.
Zaten her zaman vurguluyorum, söylüyorum: “Anne-babasına yetişip de, yâni büyüdüğü zaman, aklı başına geldiği bir çağda anne-babası sağsa, onlara hizmet imkânını yakalamışsa bir insan…” Hani bazen küçükken ölüyor annesi, babası. Bazı kimseler anne-babasını tanıyamıyor, mahrum büyüyorlar anne-babasının cemâlini görmekten… Hizmet etme imkânından mahrum oluyorlar. Ama yetişmişse, işte annesi-babası karşısında, işte o onların evlâdı, hepsi sağ sâlim Allah uzun ömür versin; hizmet etme imkânı var… “Eğer anne babasının ikisine yahut birisine…” Biri önce ölmüş de ötekisi sağ. “Birisine yetişmiş de bir insan cenneti kazanamışsa yazıklar olsun ona, burnu yerde sürtsün onun, ne kadar kabiliyetsiz, ne kadar fırsatları kaçıran, ne kadar ahmak, ne kadar gevşek bir evlâtmış!” diye Peygamber Efendimiz’in ikazları var, hadis-i şerifleri var.
Onun için, aziz ve sevgili kardeşlerim, anne ve babamız sağsa, anne ve babamıza hürmeti bir fırsat bilmeliyiz, bir ganimet bilmeliyiz. Çok büyük bir ganimet, çok büyük bir devlet ve saadet bilmeliyiz.
Ramazan Ayı ve Beş Yaş Sendromu
Ramazan birinci günü
Bugün evde bir acaiplik var. Herkes sessizce işine okuluna gidiyor. Annem: ‘Zeynep, hadi sana kahvaltı hazırlayalım’ dedi. Kimse yemek yemiyor, su içmiyor. Ablam bile!
Ramazan 5
Önce diyet yaptıklarını sanmıştım. İzledim hepsini. Akşama doğru hepsi sessizleşiyor. Sofrayı hazırlayıp ezanı bekliyorlar. Onları böyle seyretmek, öyle hoş ki… Başka zaman, susmak bilmeyen ablamın bu hali içten içe güldürüyor beni. Ama gülmeye cesaretim yok.
Ramazan 9
Niye böyle yapıyorlar? Ablama sordum, ‘büyüyünce anlarsın’ dedi. Zaten başka ne der ki… Anneme sordum, Ramazan dedi. Babama sordum, Oruç dedi.
Ramazan 11
Bu Ramazan ve Oruç isimli iki kişi, bizimkilere yeme-içme yasağı koymuş demek. Arkadaşım Fatıma’ya sordum. Onun ailesi de gündüzleri yemek yemiyor su içmiyormuş.
Ramazan 14/ Gece vakti
Kaşık çatal sesleri, konuşmalar duydum. Uyandım. Babama haber vermeye koştum, yatağında yok! Çaresiz, huysuz ablamın odasına koştum. O da yok! Korkmadım, ‘ben bu hırsızların hakkından gelirim’ dedim. Aldım elime paspasın sapını, aniden açtım mutfak kapısını.
Sopamı havaya kaldırdım öylece kaldım oracıkta.
Bizimkiler yemek yiyorlar! Vay uyanıklar. Gündüz Oruç ile Ramazan’dan korkup gece yiyorlar.
Bir de üstüme gülüyorlar…
Korkaklar.
Ramazan 17
Önceleri, Oruç ile Ramazan’ı bulup şikayet etmeyi düşündüm. Fakat ablamın yemek yemedikçe pamuk gibi yumuşadığını fark ettim. Babam ile Annem de artık tartışmıyorlar.
O zaman devam. Belli ki Oruç ve Ramazan iyi kalpli iki amca.
Ramazan 19
Her gün bize beyaz başörtülü teyzeler geliyor. Oturup birlikte Kur’an okuyorlar. Her zaman ki gibi mobilyadan, gelinden, kaynanadan, konuşmuyorlar. Ellerini açıp herkese dua ediyorlar. Sevim teyze de başını örtmüş. Çok da yakışmış
Ramazan 22
Her şey aynen devam ediyor. Televizyonlar bile uslu uslu konuşuyor. Hepsi akşam ezan okuyor. İftar! İftar! deyip bütün şehir birden yemeğe başlıyor. Ne hoş.
Ramazan 24
Oruç’u merak ediyorum. Geçen gün Ayşe teyzem annemle konuşuyorlardı. Şöyle şöyle yaparsam Oruç bozulur mu? Yok böyle olursa Oruç kaçar mı? Demek ki Oruç, çok duygulu birisi. İnsanlar kötü bir şey yapınca bozuluyor. Kötülüğü gördüğü yerden kaçıyor.
Oruç’u ve Ramazan’ı artık iyice merak ediyorum. Onlarla tanışmaya can atıyorum.
Ramazan 25
Bu günlerde herkes Kadir gecesinden bahsediyor… Şimdiye kadar, gecesi olan bir adam göremedim. Bu Kadir de kim? Bin aydan hayırlı gecesi varmış. O gece uyumamak, namaz kılmak, Kur’an okumak önemliymiş.
Ramazan 26
İftarı çok sevdim. Akşam yemek yemeye İftar diyorlar. Gece yemek yemenin adı da Sahur. İftar sonrası eğlenceler oluyor. Babam, camilere götürüyor bizi. Herkes sokaklarda, camide, neşe içinde.
Ramazan 28
Merak içinde beklerken uyuyakaldım. Kadir, gecesiyle beraber gelmiş gitmiş. Ben göremedim. Anlayamıyorum. Bu yüzden ağabeyimi çok özlüyorum. Ablama soru sormaya kalksam, bana doya doya gülüyor. Sonra da arkadaşlarına anlatıyor, birlikte gülüyorlar. Sinir oluyorum.
Abim uzak bir şehirde üniversitede okuyor. ‘Abim, ne zaman geliyor?’ diye anneme soruyorum. ‘Bayram gelsin, onda gelecek’ diyor. Oruç, Ramazan, gece gelen Kadir’den sonra şimdi de Bayram!..
Soramıyorum ‘Bayram kim?’ diye. Neden o gelmeden abim gelemiyor? Belki de ağabeyimin arkadaşıdır. Çok özledim abimi. Bayram’ı da alsın gelsin tanışalım.
Ramazan 29 / Arefe
O kadar erkek isminden sonra bugün nihayet bir hanım ismi duyabildim. Arife diyemiyorlar mı ne? Arefe diyorlar. Niye Arefe? ‘Arife’ olması gerekmiyor mu? Yengemin adı gibi yani… ‘Arefe geliyor, daha temizliği bitirmedik diyor annem. İyice telaşlandılar. Bir Bayram diyorlar, bir Arefe, harıl harıl çalışıyorlar. Temizlik yapılıyor. Yemekler hazırlanıyor. Anneme ‘Bayram ne zaman gelecek?’ dedim, ‘Arefe’den sonra’ dedi. Demek ki Bayram ile Arefe evli değil. Akraba da değil. Kafam karma karışık. Salih abim, bi gelse de her şeyi bana anlatsa.
Ve Bayram geldi
Sabah kalktığımda, herkesi kahvaltıda yakaladım!. Oruç öldü heralde diye düşündüm. Abim gece gelmiş. Sevinçten haykırdım. Çok özlemişiz birbirimizi.
Bütün olanı biteni bir güzel anlattım abime. Yüzüme bakarken, bana tebessüm ettiğini gördüm. Ablama sormamakla ne iyi ettiğimi anladım. Abimin tebessüm ettiği yerde, ablam kahkaha atar. Abime küser gibi yaptım… Hemen gönlümü aldı. Bana her şeyi baştan anlattı, bu sefer de ben gülmeye başladım.
Abimden söz aldım. Kimseye anlatmayacak” Konuştuklarımızı yazmak için izin istedi.. Ben de verdim.. Ramazan günlüğü işte böyle ortaya çıktı. Abim buna bir de isim buldu: 5 Yaş Sendromu. Sendromu anlamadım. Ama olsun, abime güveniyorum. Gerçi ablam’a göre 4 yaşındayım. Annem 5 yaşında olduğumu söylüyor. Babam daha 4 yaşından gün almadı diyor. Abim ‘bu konu beni aşar’ diyor.
Bayramı çok sevdim. Ama ablam tekrar o sinirli haline dönecek diye, Ramazanın gidişine çok üzüldüm. Bizim için her gün Ramazan olsa!.. Ne iyi olur.
(alıntı)
La-Tahzen / Üzülme
La-Tahzen / Üzülme
Kuru bir ekmeğin bulunduğu huzurlu bir ev, kuş sütünün dahi eksik olmadığı huzursuz bir evden daha iyidir.
La- Tahzen / Üzülme
Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma, rüyada elin kesilse de korkma elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki?
La- Tahzen / Üzülme
Ana ağrı çekmese doğum olur mu? Sıkıntı çekeceksin ki, sırlar âlemine doğasın.
La- Tahzen / Üzülme
İnsanlar gerçekte hiçbir yarara ve zarara, ölüme ve hayata, diriltmeye, sevap veya ceza vermeye malik değillerdir.
La- Tahzen / Üzülme
-Bulut ağlamadıkça yeşillik güler mi, çocuk ağlamadıkça süt pınarları coşar mı? Çok ağlayınız ki Allah’ın rahmet pınarları coşsun. Nebî neden “Çok ağlayın” dedi anla artık. (Mesnevi’den)
Üzüleceksen İbadetten Gafil Geçen Zamanına Üzül!
Hüzün pek çok şekilde tanımlanmıştır. En yalın şekliyle mutluluğun zıddı denmiştir mesela. Tasavvuf büyüklerinden İsmail Rüsûhî Efendi ise hüznü; “Bir insanın geçmişte kaybettiği bir şey için üzülmesi ve elem duymasıdır.” diye tanımlıyor. Hazret, Minhacü’l Fukara eserinde, insanoğlunun kaybettikten sonra hüzünlendiği şeyleri ise nev’ine göre “tedârik edilebilir veya edilemez” diye sınıflandırıyor. Meselâ, vaktinde kılınmamış namaz ve vaktinde tutulmamış oruç gibi… Bu nevî tembellikten veya başka bir sebepten dolayı yerine getirilmemiş ibâdetler kaza edilebilir. Eğer üzülmek lazımsa bu nevi kayıplara üzülmek gerekir. Fakat bir de ölüm gibi tedâriki ve kazası mümkün olmayan şeyler vardır. O zaman bu neviden olan şeylere üzülmenin mânâsı da lüzumu da yoktur. Kaçırmış olduğun namazından vesair ibadetinden dolayı elem duymak ve teessüf ederek Rabb’e karşı pişmanlığını arzetmek, elbette güzel bir şeydir.
Bu söylediğimiz mânâda mahzun olan kullar hakkında, Hz. Peygamber(sav) şöyle buyurmuştur; “Allah (CC) bütün hüzünlü kalb sahiplerini sever” ve bu hüzün mertebelerden güzel bir mertebedir. Yok yine tembelliğe devam ediyorsa, onun hüznü boşu boşuna olan bir hüzündür. Hiçbir kıymeti yoktur. İsmail Rüsuhi Efendi buna avamın hüznü diyor.
Hüznün ikinci derecesi ise müridlerin hüznüdür. Müritlerin hüznünün sebebi ise, kalblerinin Hakk’tan gâfıl olması hasebiyledir. Ve gönüllerinin mâsivâya, yani Allah’tan gayrısına meyl gösterdikleri içindir.
Hüznün üçüncü derecesi ise ehass-ı havasındır. Onların hüznü yoktur. Zira hüznü normal insanlar çekebilir. Halbuki onlar, vecd halindedirler ve bunlar; “Onlara o gün korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de…” âyeti kerimesinin işaret buyurduğu makamdadırlar. Lakin şu kadar var ki, bazı arıza ve eksiklikler sebebiyle üzüntü duyarlar. Ve hüznü başkaları için çekerler. Tıpkı Resulullah’ın ümmetine olan hüznü gibi… Nitekim Allah Teala âyet-i kerimesinde şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammed! Demek onların sana indirdiğimiz bu Kur’an’a inanmayıp davetinden yüz çevirmelerine üzülerek, arkalarından kendini âdeta mahvedeceksin!” (Kehf, 6)
//alıntı//
Allah’a (c.c.) Tevekkül Örneği: DİLEKÇE
(Alıntı)
DİLEKÇE
‘Birkaç yıl önce, bağlı bulunduğumuz Genel Müdürlük; Dört arkadaşımla birlikte, beni bir ilimizde, memur statüsünde işçi almak üzere görevlendirmişti. Sözünü ettiğim ilde on personel alacaktık ve bunlar il müdürlüğü bünyesinde görevlendirilecekti.
Biz beş arkadaş birleşerek, sözünü ettiğim ile gittik.
Önceden ayrılan bir misafirhaneye indik. İle gelişimizi kimsenin duymasını istemiyorduk. Beşimizin de kanaati oydu ki, hak edeni kazandıralım, siyasi ve diğer baskılara boyun eğmeyelim.
Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes bir referansla bizi rahatsız edecekti, çünkü Türkiye’nin gerçeği buydu.
Bunun için çok dikkatli davranıyorduk.
İle ikindi vakti gittik. İkindi namazını kılmak için tarihi bir cami olup olmadığını sorduk. Biliyorduk ki bu ilimiz cami bakımından biraz fakirdi.
Tarihi bir cami olduğunu söylediler. Beş arkadaş, arabamıza atlayarak oraya gittik.
Kimse bizi tanımıyor, zaten cami de şehrin biraz dışında. İkindi namazı kılınmış, caminin avlusu boş. Beşimiz de şadırvana oturarak abdest almaya başladık. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki, ayaklarımın önüne bir takunya kondu.Bu takunyaları önüme kim bıraktı diye başımı kaldırınca, yüzüme tebessümle bakan, yirmibeş yaşlarında bir gençle karşılaştım:
‘Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz; namaz kılana hizmet, Allah’ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!’ dedi.
Gencin tebessümü, davranışı bizi çok etkiledi.
Sordum: ‘Sen kimsin? Adın nedir?’
‘Adım Bilâl. Bu mahallede oturuyorum.’
Bir an abdest almayı bırakarak, gençle ilgilenmeye başladım.
‘Ne işle meşgulsün Bilâl?’
‘Şimdilik işim yok. Ama inşallah yakında işe gireceğim.’
‘Nasıl olacak o?’ dedim.
Yüzüne huzurun ve mutluluğun tebessümünü kuşanarak:
‘Üç gün sonra ……… Müdürlüğünde sınavla adam alınacak. Rabbim, oraya girmeyi nasip edecek inşallah’ dedi.
Arkadaşlarım da abdest alırlarken, Bilâl’le aramızda geçen bu diyaloğa kulak vermişlerdi.
‘Peki Bilâl, bu zamanda işe girmek zor, senin torpilin var mı?
Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?’
Bilâl’in o mütevekkil halini hiç unutamıyorum!
Hepimizin üzerinde bomba tesiri oluşturacak sözü söyleyiverdi:
‘Benim referansım Allah (cc)’tır; ne güzel vekildir O. Dün gece O’na dilekçemi sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?’
Yâ Rabbi! Ne işe tutulmuştuk! Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim.
‘Bilâl, baban yok mu?’
‘Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni.’
Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu.
Bu, o kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne vurmuştu.
‘Askerliğini yaptın mı?’
‘Yaptım ya, hem de çavuş olarak.’
‘Evli misin Bilâl?’ Bir anda gözleri yere düştü.
Yine o mütevekkil hâli bütün yüzünü kaplamıştı.
‘He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez hemen düğünümü yapacağım!’
‘Ama Bilâl, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki kazanmış gibisin!’
Gözlerini ufka dikti, daldı, sustu ve biraz sonra:
‘Ben Rabbimi seviyorum, inanıyorum ki O da beni seviyor. Seven sevene yardım etmez mi?’
Ona söyleyecek lâf bulamıyordum.
Allah, bizi kocaman kocaman(!) müdürleri, Bilâl kuluna hizmet etmek için oraya göndermişti, adeta.
Kim müdür, kim garibandı?
Bilâl dilekçesini büyük makama verince, melekler harekete geçtiler, daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte ona koşmaya başladılar; çünkü emir büyük makamdandı.
Allah’a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi?
Sormaya devam ettim:
‘Bari Bilâl, evlenecek kız bulabildin mi? Bu zamanda hem yetim, hem de işsize kim kız verir ki?’
Başını salladı ve ‘doğru’ diyerek ekledi:
‘Zor nişanlandım ya. Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan, ‘Sözde Müslüman’ değil, hakiki mü’min.
‘Bu zamanda namazında-niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren Allah’tır’ dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verecek inşallah.’
Bilâl lise mezunuydu. Üçyüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçti. Ve bizler, önümüze sunulan -Bakanlık dahil- tüm referansları bir kenara koyarak, Bilâl’in referansını en öne koyduk.
Mülakât gününe kadar bizi göremedi. Mülâkata girdiğinde karşısında bizi görünce birden şaşırdı, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü.
Sessizliği bozdum: ‘Bilâl, bizi tanıdın mı?’
‘Evet!’ ‘Peki ne diyeceksin şimdi?’ Ağlamaya başladı. Çocuk gibi ağlıyordu. İster istemez bizler de ona uyduk. Sabah makamında hıçkırıklar boğazımızda düğümlenmişti. Bilâl, ellerini kaldırdı ve dua etmeye başladı:
‘Ey Rabbim, ben niyazımı Sana sunmuştum. Hâlimi Sana açmıştım. Şimdi burdaki müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah’ım, ben Sen’den başkasından
istememeyi istedim, Sen’den, yine de öyleyim.’
Sessizlik odayı doldurmuştu. ‘Ne olur bana izin verin çıkayım’ dedi. ‘Peki Bilâl’ dedik, ‘Güle güle, Allah işini, aşını, eşini mübârek kılsın!’
Allah’tan isteyenler muratlarına erdiler de gayrısından isteyenler helâk oldular.
Allah dilerse bütün dünyayı Bilâllere hizmetçi yapar.
Bilâl yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek.’
İsraf Hakkında
Beş yaşında idim. **
Babaannem rahmetli, pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi, aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyor.
Çocukluk işte, ‘aman babaanne dedim. Bir pirinç tanesi için bu kadar çaba harcamaya, yorulmaya değer mi? ‘Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle
doğruldu. ‘Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ‘ dedi.
‘Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanın göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor
musun?’ Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.
*Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain’in proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain, bir insan yerde bir
iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz
nuru, el emeği vardır diyordu.
*On dokuz yıl evveldi.**
Stockholm’e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin, traş olmak için lavaboya
gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
Lütfen diyordu, traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu var, oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun.
Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde’ İsveç çeliğinden yapılmıştır’ diye
yazardı. İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.
*İsviçre’de zaman zaman, belli periyotlarda, radyolar,televizyonlar, bir haberi duyurur.Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı
yapın.**
Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa,
kapının önüne koyun. İsviçre’nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun. *
*Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazi yaşayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş, hayatın
manasını anlayamamış , zavallı kimselerdir. Böyleleri ile, zavallı, evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca
açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve su andan itibaren der, Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten
başka bir şey yemeyeceğim. Su üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim. Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır.
Japonya bütün borçlarını öder.
Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, nekadar gösterişten uzak…
*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan boş yere akıtmakta, Gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, Yemek yediğimiz kapları yıkamadan
bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?
*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.
BİR MIH BİR NALI KURTARIR.
BİR NAL BİR ATI.
BİR AT BİR KOMUTANI.
BİR KOMUTAN BİR ORDUYU.
BİR ORDU BİR ÜLKEYİ KURTARIR.
diyordu..
Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım, ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız. Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep
ve incelik vardır.
alıntıdır
Dua’nın En Çok Kabul Olunacağı Zaman Ve Durumlar
Ey iman edenler! Sabır ve namaz/dua ile (Allah’dan) yardım isteyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.
Bakara Suresi, 153. Ayet
1. Arefe günü, Cuma günü, Ramazan günleri, Seher Vakti
2. Yağmur yağarken, Secdeye kapanıldığında, Ezan ile kamet arası, Namaz sonunda, İftar edileceği vakit
3. Kıbleye karşı dua edilmeli ve eller yüksek tutulmalı.
4. Dua’yı, normal sesle yapmak.
5. Seçkin dua‘lar kullanmak ve mütevazi ve hüzünlü şekilde yapmak.
6. Kendini son derece alçaltmak, Alçak gönüllülük, Sevabı arzulamak, Allah(c.c.)’ın azabından korkmak.
7. Yapılan dua’ya inanmak.
8. Dua’da ısrar ve en az 3 defa tekrar etmek, dua’nın kabulünü çabuk olarak istememek
9. Dua’ya Allah(c.c.)‘ın ismi ile başlamak, arkasından salatü selam okumak, Dua sonunda tekrar salatü selam okumak.
10. Kalp ve lisanla birlikte hakka yönelmek. Kul haklarını ödemek.
Seçme Sözler
Kaynağını not etmediğim ama hoşuma giden bazı yazılar:
“Kişi Dünyaya rağbet duyduğu zaman, Allah teala onun kalbini körleştirir. Kişi dünyaya karşı durduğu zaman ise, Allah teala onun kalbini nurlandırır ve ona okumak ve dinlemek yoluyla öğrenilemeyen ilmi öğretir.”
“Dünyayı terk etmek dağa çıkmak değil, dünyanın hallerinde tefekkür etmemek ve onun lezzetlerini temenni etmemektir. Çünkü bu çeşit tefekkür ve temenni, inzivadada olsa, kalbi dünyaya bağlarlar.”
“Dünyasını seven ahiretine zarar verir, Ahiretini sevende dünyasına zarar verir. Mademki birinden birini tercih etmek lazımdır, kalıcı olanı, geçici olana tercih edin.”
“Bil ki, kul dünya sevgisini kalbinden çıkarıp atmadıkça, Rabbine itaatin kemal derecesine ulaşamaz. Ve dünya ömrünün ne kadar az olduğunu iyice tasavvur etmedikçe, onun sevgisini kalbinden çıkarıp atamaz.”
“Gidene karşı sabır, olana karşı rıza, gelene karşı tevekkül, imanın güzelliğindendir.”
“İnsanlar, Allah teala’ya gerektiği kadar ibadet ve tevekkül edebilselerdi, su ve rüzgar üzerinde yürürlerdi. Fakat onlar sebeblere layık olduğundan fazla önem verince, Allah teala’da onları sebeblere bağladı.”
