Kalplerin Keşfi

Derleme Yazı ve Dosyalar


Ey îman edenler! Sizden önceki (ümmet)lere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç tutmak yazıldı (farz kılındı). Olur ki bu sâyede takvâya erersiniz.
(Bakara, 183)

Kullanıcı Girişi

Arama Yap

EMİR KÜLÂL RH.A HAZRETLERİ

Gönderen: admin Tarih: Eylül - 2 - 2008 Yorum Gönder Subscribe here

683 (1284) yılında Buhara’nın Sûhârî köyünde doğdu. Bütün hayatını orada ve Buhara’nın diğer bazı köylerinde geçirdi; dolayısıyla onun, Hâcegân’ın “sefer der-vatan” prensibine sadık kaldığı söylenebilir. Babasının adı Emîr Hamza olup kendisinin asıl adı bilinmemektedir. “Emîr” lakabı Hazret-i Peygamber’in neslinden olduğuna, Buhara’nın Farsça (veya Tacikçe) lehçesinde “çömlekçi” mânasına gelen “Külâl” kelimesi ise mesleğine işaret eder. (1) Çömlekçi demek… Çömlek yapardı çünkü, çömlek satardı. Neden?.. Helâlinden yemek için, baska geliri olsa bile helâlinden kazanmak için… (2) Emîr Külâl Hazretleri, Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin talebesi ve Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend Hazretleri’nin hocasıdır. (3)

Emîr Külâl Hazretleri’nin boyu uzun, kolları geniş ve uzunca idi. Kaşları çatık, rengi esmer, sakalının pek az beyazı vardı. Çok mütevazı ve mahviyetkârdı. İ’tirâz ve inâd bilmezdi. Gençliğinde pehlivandı. Şeriat, tarikat ve ma’rifeti nefsinde cem’etmişti. Ana rahmindeyken, annesi şüpheli bir lokma yediği zaman Emîr Külâl Hazretleri, deprenerek ikaz edermiş. (4)

Emîr Külâl gençliğinde, Buharalılar’ın güreşi bid’at saymalarına, özellikle kendisi gibi bir seyyide yakıştıramamalarına rağmen güreşmeyi çok seviyordu. Rivayete göre bir gün Râmîten köyünde güreşirken Hâcegân silsilesi büyüklerinden Muhammed Baba Semmâsî’nin yolu oraya düşmüş ve güreşçileri uzun uzun seyrederken maiyetindekilerden birinin bu duruma hayret ettiğini sezince, “Bu güreş alanında sohbeti bir hayli insanı kemale erdirecek biri var, ben onu seyrediyor ve onu avlamak istiyorum” demiş, bir müddet gözlerini Emîr Külâl’e dikmiş, sonra da yoluna devam etmiştir. Bunun üzerine Emîr Külâl derhal güreşi bırakıp şeyhi evine kadar takip etmiş ve Semmâsî onu manevî evlât olarak kabul etmiş, kendisine tarikat âdabını öğretmiştir. Bu olaydan sonra Emîr Külâl yirmi yıl kadar Semmâsî’nin halkasına devam etti. Şeyhinin yanına gitmek için her pazartesi ve perşembe günü Sûhârî köyü ile Semmâs köyü arasındaki mesafeyi zikir yaparak katederdi. Onun manevî yetiştiricileri arasında, o dönemde Hâcegân’la içice bulunan Yesevî tarikatından Seyyid Ata’yı da zikretmek gerekir.

Kemale ulaştıktan sonra Emîr Külâl, Semmâsî’nin daha bebekken manevî evlât olarak kabul ettiği Bahâeddin Nakşibend’in tasavvufî terbiyesiyle görevlendirildi. Mevcut kaynaklardan bu terbiyenin merhalelerini takip etmek pek mümkün değildir. Ancak Fahreddin Ali’nin kaydettiğine göre bu vazifeyle görevlendirildikten bir süre sonra Emîr Külâl, Sûhârî’de yapılan bir camiye tuğla taşımakta olan Hâce Bahâeddin’i çağırıp, “Ruhaniyetinin kuşu beşeriyet yumurtasından çıktı” diyerek ona sülûkünü tamamladığını bildirmiştir (Reşahât Tercümesi, s. 80).  (5) Şâh-ı Nakşıbend KS yetiştiğinde: “Oğlum Bahâeddin, göğsümde ne varsa sana aktardım. İsti’dâdın yüksektir. Var ulu kişi ara, me’zûnsun.” buyurdular. (6) Hâce Bahâeddin, Emîr Külâl’in halkasından ayrıldıktan sonra başka şeyhlerden de faydalanmış olmakla birlikte Emîr Külâl onun ilk ve en önemli mürşididir. Nitekim Abdurrahman-ı Câmî, Bahâeddin’in “nisbet-i sohbet taallüm-i âdâb-ı sülük ve telkîn-i zikri’nin Semmâsî’den olduğunu vurgular (Lâmiî, s. 415).

Emîr Külâl’in Timur’un mürşidi olduğu veya ona müsbet baktığı yolundaki rivayetler sağlam bir kaynaktan gelmeyip sadece Timur’a atfedilen sıhhati şüpheli hâtıralara (Tuzukât-i Timltri, s. 32) dayanmaktadır. Torununun oğlu Mevlânâ Şehâbeddin, Emîr Külâl’in Timur için dua etmekten çekindiğini ve onu Semerkant’ta ziyaret etmeyi reddettiğini söyler (Menâkıb-ı EmîrKülâl-i Sûhârî, vr. 29b-31a). Bazı araştırmacılar, bir müddet Timur’un yanında kalan ve daha sonra Şehr-i Şebz’de vefat edip oraya defnedilen Şemseddin Külâl’in, Emîr Külâl ile aynı kişi olduğunu sanmışlardır. Bu hataya düşenlerden biri de meşhur Rus şarkiyatçısı Barthold’dur (Socineniya, il/ 2, s. 426). Öte yandan Ni’metullâhiyye tarikatının kurucusu Şah Ni’metullah Velî’nin (ö. 834/1431) menâkıbnâmesinde ifade edildiğine göre bu zat, Emîr Külâl’in Timur nezdindeki bir teşebbüsü sonucu Mâverâünnehir’den sürülmüştür (Aubin, s 12-15). Ancak başka kaynaklarda teyit edilmeyen bu iddiayı ihtiyatla karşılamak gerekir. (7)

Emîr Külâl Hazretleri’nin dört oğlu ve dört halifesi vardı.(8)   Oğullarından Emîr Burhân’ın yetiştirilmesini, en başta gelen talebesi ve halîfesi Şâh-ı Nakşıbend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî’ye havâle etti. (9) Şâh-ı Nakşıbend Hazretleri’nin yanına verirken: “İşte sana taze bir delikanlı. Bunu kendi yetiştiğin gibi yetiştir ve hakikatlere eriştir ki senin bu işte rüsûhunu görelim.” buyurdular. Hakîkaten de öyle oldu. Emîr Burhân hakkında, “Bu oğlum hakîkatte burhânımız, tarîkatte huccetimizdir.” iltifatına mazhar kılmışlardır. (10) Diğer oğlu Emîr Şâh’ı, Şeyh Yâdigâr’a, Emîr Hamzâ’yı Mevlânâ Ârif Dehdigerânî’ye, Emîr Ömer’i de, Mevlânâ Cemâleddîn Dihestânî’ye yetiştirilmeleri için havâle etmişti. Oğullarına; “Hanginiz, Allah-u Teàlâ’nın kullarına hizmet etmek için benim vekîlim olur?” buyurdu. Oğulları; “Ey yakîn yolunun rehberi, biz buna nasıl güç yetirebiliriz? Fakat kim bu işi kabûl ederse, biz onun hizmetine girelim.” dediler. Oğulları böyle deyince, Emîr Külâl Hazretleri başını eğip, murâkabeye daldı. Bir müddet sonra başını kaldırdı. “Büyüklerin rûhâniyeti, Emîr Hamza’nın bu işi kabûl etmesini işâret buyurdular.” dedi. Emîr Hamza, kabûllenemeyeceğini arz etti ise de; “Bunu kabûl etmekten başka çâre göremiyorum. Kabûl edeceksin, bu iş bizim elimizde değildir. Sen de biliyorsun.” buyurdu.

Bundan sonra Emîr Külâl talebelerinden ayrılıp, husûsî odasına geçti. Üç gün, üç gece dışarı çıkmadı. Sonra dışarı çıktı. Meclisinde toplananlar, neden üç gündür dışarı çıkmadığını sordular. Buyurdu ki: “Üç geceden beri, benim ve talebelerimin hâli nasıl olur? diye düşünüyordum. Gaybden kulağıma bir ses geldi. Şöyle deniliyordu: “Ey Emîr Külâl! Kıyâmet gününde seni, senin talebelerini, dostlarını, sizin mutfağınızdan uçan bir sineğin üzerine konduğu kimseleri bile affettim.” Allah-u Teàlâ, fadlından ve kereminden ihsân etti” dedi. (11)

Emîr Külâl 8 Cemâziyelevvel 772 (28 Kasım 1370) tarihinde, doğduğu köyde vefat etti ve orada defnedildi. Türbesi kısa zamanda ziyaretgâh haline geldi. Orada türbedarlık yapan soyu kurulan vakıflardan sağlanan gelirler, yapılan bağışlar ve hediyelerle geçindiler. Zamanla köyün asıl adı unutularak Mîr Külâl diye tanınmaya başlandı (Sadreddin Aynî, s. 1049). (12)


(1) TDV İslâm Ansiklopedisi, c.11, s.137.

(2) Son Mesaj, s.6, Haziran 1995.

(3) Evliyalar Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi, c.10, s.325, İstanbul 1992.

(4) Mehmed Zâhid KOTKU, Tasavvufî Ahlâk, Sehâ Neşriyât, c.2, s.189, İstanbul 1991.

(5) TDV İslâm Ansiklopedisi, c.11, s.137.

(6) Mehmed Zâhid KOTKU, Tasavvufî Ahlâk, Sehâ Neşriyât, c.2, s.190, İstanbul 1991.

(7) TDV İslâm Ansiklopedisi, c.11, s.137.

(8) Mehmed Zâhid KOTKU, Tasavvufî Ahlâk, Sehâ Neşriyât, c.2, s.189, İstanbul 1991.

(9) Evliyalar Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi, c.10, s.325 vd., İstanbul 1992.

(10) Mehmed Zâhid KOTKU, Tasavvufî Ahlâk, Sehâ Neşriyât, c.2, s.189-190, İstanbul 1991.

(11) Evliyalar Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi, c.10, s.325 vd., İstanbul 1992.

(12) TDV İslâm Ansiklopedisi, c.11, s.137-138.

Râmîten ile Buhârâ arasında bulunan ve Râmîten’e iki kilometre, Buhârâ’ya ise altı kilometre uzaklıkta bulunan Semmâs köyünde doğdu. 1354 (H.755)te orada vefât etti.Tasavvuf ilmini büyük âlim Ali Râmîtenî’den öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası, kendisinden sonra irşâd makamına, Muhammed Bâbâ Semmâsî’yi vekil bıraktı. Diğer talebelerine de, ona tâbi olmalarını vasiyet etti.

Hocasının vefâtından sonra irşâd makâmına geçen Muhammed Bâbâ Semmâsî, çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu. Bu talebelerinin başında, kendisinden sonra yerine geçen ve ilim deryâsında sedef misâli olan Seyyid Emîr Külâl Hazretleri gelmektedir. Bir talebesi de, Şâh-ı Nakşibend Behâüddîn-i Buhârî Hazretleri’dir. Behâüddîn Nakşibend Hazretleri, Kasr-ı Hindüvân’da doğdu. Henüz o doğmadan evvel, hocası Muhammed Bâbâ Semmâsî onun doğduğu yerden geçerken; “Bu yerden büyük bir zâtın kokusu geliyor. Pek yakında Kasr-ı Hindüvân, Kasr-ı Arifân olur.” buyurdu. Bir gün yine oradan geçiyordu, “Şimdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümîd ederim ki, o büyük insan dünyâya gelmiştir.” buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Behâüddîn-i Buhârî Hazretleri doğalı üç gün olmuştu. Dedesi, çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Bâbâ Semmâsî’ye getirince; “Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabûl eyledik.” buyurup, talebelerine de; “Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamânının rehberi ve bir tânesi olacaktır.” buyurdu. Sonra halîfesi Emîr Külâl hazretlerine, bu çocuğun iyi yetiştirilmesini tenbîh etti.

Behâüddîn Buhârî Hazretleri anlatır: “Evlenmek istediğim zaman, büyük babam beni Muhammed Bâbâ Semmâsî Hazretlerine gönderdi. Ona gideceğim günün gecesi, içimde gözyaşı ve duâ isteği kabardı. Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin mescidine gidip iki rekat namaz kıldım ve Allah-u Teàlâ’ya şöyle duâ ettim: “İlâhî! Bana, belâlarına tahammül için kuvvet ve aşkın yüzünden doğacak mihnetlere, meşakkat ve sıkıntılara karşı güç, ver!” Sabahleyin hocamın huzûruna varınca; “Bir daha duâ ederken, “İlâhî, senin rızân nerede ise, bu kulunu orada bulundur!” diye duâ et! Eğer Allah, dostuna belâ gönderirse, yine inâyeti ile o belâya sabır ve tahammülü de ihsân eder. Fakat, Allah’tan ne geleceğini bilmeden, belâ ister gibi duâ doğru değildir.” buyurdu. Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin bir gece evvelki hâlimi keşfetmekteki kerâmetini anladım ve ona tam bağlandım.”

Ehl-i sünnet âlimlerinin ve evliyânın en büyüklerinden olan HâceMuhammed Bâbâ Semmâsî Hazretleri’nin yetiştirdiği, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmalarına vesîle olduğu yüzlerce velî olup, bunlar içinde dördünü kendisine halîfe seçmiştir. Bunlardan birincisi Hâce Sûfi Suhârî, ikincisi kendi oğlu Hâce Muhammed Semmâsî, üçüncüsü Mevlânâ Dânişmend Ali, dördüncüsü ve en büyükleri Seyyid Emîr Külâl Hazretleri’dir.

Behâüddîn-i Buhârî hazretleri anlatır: “Bir defâsında Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatıp; “Al, bunu sakla!” buyurdu. Yemek yediğimiz hâlde, bana bu ekmeği vermesinin hikmetini düşünmeye başlamıştım. Bu sırada bana; “Faydasız düşüncelerden kalbi muhâfaza etmek lâzımdır!” buyurdu.Sonra yolculuğa çıktık ve bir tanıdığımın evinde misâfir olduk. Misâfir olduğumuz evin sâhibinin sıkıntılı bir hâlde olduğu görülüyordu. Hocam ona; “Niye üzülüyorsun?” buyurdu. O da; “Bir kâse sütüm var, fakat, süte banıp yemek için ekmeğim yok. Ona üzülüyorum” dedi. Hocam bana dönüp; “İşte acabâ ne için ayırıyoruz? diye düşündüğün ekmek bu iş içindi, ver sahibine yesin.” buyurdu.”

(*) Evliyalar Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi, c.8, s.326, İstanbul 1992.

ALİ-İ RÂMİTENÎ RH.A HAZRETLERİ

Gönderen: admin Tarih: Eylül - 2 - 2008 Yorum Gönder Subscribe here

Buhârâ yakınlarındaki Râmiten kasabasında doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1328 (H.728) yılında Harezm şehrinde vefât etti.

Râmiten’de küçük yaştan îtibâren ilim tahsîline başladı. Akıl ve zekâsının parlaklığı, kavrayış kâbiliyetinin yüksekliği dolayısıyla kısa zamanda ilim yolunda yükseldi. Sonunda herkese ilim saçan, yol gösteren, kalbinden nûr ve hikmet kaynakları fışkıran hazret-i Şeyh Mahmûd-i İncirfagnevî’ye kavuştu. Ali Râmitenî, ondan mânevî yönden çok üstün makamlar elde etti. Ardı arkası gelmeyen vilâyet, evliyâlık derecelerine kavuştu. Mânevî ve maddî ilimlerde kemâl buldu. Öyle ki, şaşırmışların sığınağı, doğru yoldan ayrılanların rehberi, hakka dâvet edenlerin büyüklerinden oldu.

Hâce Mahmûd-ı İncirfagnevî Hazretleri, vefâtı yaklaşınca, hilâfeti Ali Râmitenî Hazretleri’ne verdi ve bütün talebelerini ona ısmarlayıp, emânet etti.

Ali Râmitenî Hazretleri Pîr-i Nessâc ve Azîzan isimleri ile şöhret bulmuştur. Kendisi ibâdet ve derslerden sonra boş zamanlarda helâl lokma kazanmak için dokumacılık yapardı. Bu sebeple kendisine dokumacıların şeyhi mânâsına Pîr-i Nessâc derlerdi.

Ali Râmitenî Hazretleri’ne, “Azîzân” denmesinin sebebi ise şöyle anlatılır: Bir zaman Ali Râmitenî’nin evinde iki-üç gün yiyecek bir şey bulunmadı. Evdekiler açlık sebebiyle çok üzülüyorlardı. Gelen misâfire de evde ikrâm edecek bir şey yoktu. O sırada Ali Râmitenî Hazretleri’nin talebelerinden yiyecek satan bir genç, pirinç doldurulmuş bir horoz hediye getirdi. “Bu yemeği, sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Eğer hediyemizi kabûl buyurursanız, bizi memnun edersiniz.” diyerek yalvardı. Bu nâzik anda gelen yemekten son derece hoşnud olup, o talebesine iltifâtlarda bulundu. Bu yemeği, misâfirine ikrâm ederek ağırladı.

Misâfir gittikten sonra o talebesini çağırtarak; “Getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdâda yetişti. Sen de bizden her ne murâdın var ise iste! Çünkü hâcet kapısı şu ânda açıktır.” buyurdu. Genç de; “İlimde ve evliyâlık makâmında size benzemekten başka bir arzum yoktur. Beni bu hâle kavuşturmanızı istirhâm ediyorum efendim!” dedi. Ali Ramîtenî Hazretleri; “Çok zor ve yükü ağır bir iş arzû ettin. Bunun yükünü kaldıramazsın. Üzerimizdeki yük, senin omuzlarına çökecek olursa ezilirsin. İstersen başka bir dilekte bulun.” buyurdu. Genç ise; “Dünyâda tek murâdım, aynen sizin gibi olmaktır. Size benzemekten başka bir şey beni tesellî etmez. Buna rağmen, siz nasıl arzu buyurursanız, ona râzıyım efendim.” dedi. Bunun üzerine Ali Râmîtenî Hazretleri; “Pekâlâ” buyurup, elinden tutarak berâberce husûsî halvethânesine girdiler. Yüzyüze oturarak, o şahsa teveccüh etmeye başladı. O genç, bir müddet sonra zâhir ve bâtında Allah-u Teàlâ’nın izniyle Ali Râmitenî’nin derecelerine kavuştu. Fakat aşktan sarhoş olup, kendinden geçti. Öylece kırk gün daha yaşayıp vefât etti. Ona bir anda kendi makamlarını verip, kendisi gibi yaptığı için, iki azîz mânâsında, hazret-i üstâdın ismi “Azîzân” olarak kaldı.

Bundan sonra Ali Râmitenî Hazretleri’nin sohbet halkası genişledi. İlim ve tasavvuf talipleri dünyânın her tarafından onun huzûruna koşuyorlardı. Herkes bilemediği ve çözemediği suâllerin cevâbını ondan soruyordu. Kısaca Azîzân Hazretleri dünyâya İslâmiyeti yayan bir güneş gibi idi.

O, irşâd, insanlara doğru yolu gösterme makâmına gelmiş olan talebelerine şöyle nasîhat ederdi:

“İrşâd işine giren bir kimseye gerekir ki: Önce mürîdin, talebenin yeteneğini, kâbiliyetini bile… Bunu bildikten sonra ona zikir telkini yapar, yeteneğine göre onu yetiştirir. Bu bakımdan mürîd (talebe) terbiyesi işine girmiş olan tıpkı kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş terbiyecisi, kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki ona fazla yem yüklememelidir. Buna göre mürşîd olan zât da, mürîdin kâbiliyeti nisbetinde ona zikir telkini yapar.”

Ali Râmitenî Hazretleri ile aynı yüzyılda yaşayan büyük âlim Rükneddîn Alâüddevle Semnânî zaman zaman Şeyh Hazretlerine mektup yazar ve sorular sorardı. Bir gün yine bir talebesi gelerek Ali Râmitenî Hazretlerine, hocasının şu sorulara cevap istediğini bildirdi.

Suâllerinden birisi şöyle idi: “Biz, gelenlere her hizmeti yaptığımız hâlde, gelenler size gelir. Biz mükellef sofralar, çeşit çeşit yemekler ikrâm ettiğimiz hâlde, sizde böyle bir şey yok iken, gene de insanlar sizden râzı bizden değillerdir. Bunun sebebi nedir?”

Cevap: Minnet karşılığı hizmet edenler çoktur. Hizmetini minnet bilenlerse azdır. Çalışınız ki, hizmetinizi minnet bilesiniz. O zaman şikâyetçiniz olmaz.

İkinci suâl: Duyduğumuza göre, sizi Hızır AS terbiye etmiş; bu nasıl olmuştur?

Cevap: Allah-u Teàlâ’nın zâtına âşık öyle kulları vardır ki, Hızır da onlara âşıktır.

Üçüncü suâl: İşittik ki, siz gizli zikir yerine açık zikirle uğraşmaktasınız. Bu nasıl olur?

Cevap: Biz de işittik ki, siz, gizli zikirle meşgûl imişsiniz. Mâdemki işittik, demek sizinki de gizli zikir değil. Gizli zikirden murâd hiçbir şeyin bilinmemesi değil midir? Ha gizli zikirle meşgûl olmuşsunuz, ha açık zikirle. İkisi de müsâvîdir.

Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri’nin en büyük talebelerinden olan Seyyid Atâ zaman zaman Ali Râmitenî Hazretleri ile buluşur görüşürlerdi. Ancak buna rağmen bir gün Seyyid Atâ’nın dilinden Azîzân Hazretleri hakkında uygun olmıyan bir söz çıktı. Aynı gün Asya içlerinden gelen çapulcu alayları Seyyid Atâ’nın bulunduğu havâliyi yağmalayıp, oğlunu da esir alıp gitmişler. Seyyid Atâ başına gelen bu felâketin, Azîzân Hazretlerini üzmenin cezâsı olduğunu anladı, yaptığına pişmân oldu. Büyük bir ziyâfet hazırladı. Özür dilemek için Ali Râmitenî’yi dâvet etti. Azîzân Hazretleri Seyyid’in maksadını anlayıp, ricâsını kabûl etti ve dâvetine geldi. Bu mecliste pek çok âlim ve velî var idi. Sofralar kuruldu. Herkes buyur edildiğinde, Ali Râmitenî; “Seyyid Atâ’nın oğlu gelmeyince, Ali bu sofradan ağzına tuz koymaz ve elini yemeklere uzatmaz.” dedi ve sonra bir müddet sessiz beklediler. Orada bulunanlar, bu sözün ne demek olduğunu düşünürken, birden kapı çalındı, içeriye Seyyid Atâ’nın oğlu giriverdi. Bu hâli görünce meclisten bir feryâd-ü figândır koptu. Oradakiler şaşırdılar, dona kaldılar. Gelen gençten, nasıl kurtulduğunu sordular. Genç de; “Şu anda bir grup kimsenin elinde esir idim. Elim ayağım iplerle bağlı idi. Şimdi ise kendimi yanınızda görüyorum. Nasıl oldu, ellerim nasıl çözüldü, beni kim kurtararak on günlük yoldan yanınıza geldim, hiçbir şey bilmiyorum.” dedi. Meclistekiler bunun Azîzân Hazretleri’nin bir kerâmeti ve tasarrufu ile olduğunu anladılar. Herbiri onun talebesi olmakla şereflendiler.

Ali Râmitenî Hazretleri, talebelerinin zaman zaman sohbetlerinde sorduğu suâllere karşı şöyle buyurdular:

“Allah-u Teàlâ, mü’min bir kulunun gönlüne bir gecede üç yüz altmış defâ nazar eder.” sözünün mânâsı şudur: “Kalbin, vücûda açılan üç yüz altmış penceresi vardır. Gönül, Allah-u Teàlâ’nın zikriyle kaynayıp coşunca, Allah-u Teàlâ o kalbe nazar eder. Bu nazar ile kalbe doğan feyzler ve nûrlar, bu üç yüz altmış koldan bütün vücûda yayılır. Böyle nûrların ve feyzlerin yayıldığı bir uzuv, kendi haline göre zevkle ibadet eder, yapılan tâat ve ibâdetlerden lezzet alınır.”

Buyurdular ki: “Talebenin, maksadına kavuşması için çok çalışması, nefsini terbiye etmek için çok uğraşması lâzımdır. Fakat bir yol vardır ki, nefsi itmînâna kavuşturup, rûhu kısa zamanda yüksek derecelere ulaştırır. O da; Allah-u Teàlâ’nın sevgili kullarından birinin gönlünü kazanmaktır. Zîrâ, onların kalbi, Allah-u Teàlâ’nın nazar ettiği yerdir.”

Hallâc-ı Mansûr zamânında, büyük mürşid Abdülhâlık Gücdüvânî Hazretleri’nin talebesinden birisi bulunmuş olsa idi, elbette ona imdâd edip, tasavvufun en yüksek makamlarına çıkarır idi. Hallâc-ı Mansûr da o hâllere düşmezdi.”

“Allah-u Teàlâ’ya hiç isyân etmediğiniz bir dille duâ ediniz ki, duânız kabûl olsun.”

“İki hâlde kendinizi sakının: Söz söylerken ve yemek yerken.”

“Halkı hakka dâvet eden kimse, canavar terbiyecisi gibi olmalıdır. Canavar terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu ve istidâdını bilip de ona göre davranırsa, o da öyle!..”

“İbâdetlere sarılmak ve onları yerine getirmek lâzımdır. Yerine getirilince de yapılmadı farzetmelidir. Böylece kendini kusurlu bilerek tâat ve ibâdete yeniden başlamalıdır.”

Harezm’de de pekçok talebe yetiştiren Ali Râmitenî Hazretleri 1321 (H.721) veya 1328 (H.728) yılında 130 yaşında iken vefât etti. İhtiyaç sâhipleri kabrini ziyâret ederek, mübârek rûhâniyetinden istifâde etmektedirler.

Ali Râmitenî Hazretleri’nin iki oğlu olup, ikisi de maddî ve mânevî ilimlerde söz sâhibi idiler. Hâce Azîzân, vefâtından sonra bulunduğu yerdeki talebelerle meşgûl olmayı küçük oğlu İbrâhim’e bıraktı. Büyük oğlu da maddî ve mânevî ilimlerde çok ileri idi. İnsanlara doğru yolu gösterme vazîfesi, niye büyük oğluna verilmedi? diye, bunları tanıyanlarda bir düşünce hâsıl oldu. Büyük âlim Hâce Ali Râmitenî, bu düşünceleri anlayıp buyurdu ki: “Büyük oğlum bizden sonra fazla yaşamaz. Kısa zamanda bize kavuşur.” Gerçekten onun vefâtından on dokuz gün sonra büyük oğlu da babasına kavuştu.

Azîzân Hazretleri’nin dört büyük halîfesi olup, hepsi de fazîlet ve kemâl sâhibi idiler. Her biri onun vefâtından sonra, cenâb-ı Hakk’ı isteyen talebeye ders öğretmekle meşgûl oldular. Dört halîfesinin de adları Muhammed’dir. Birincisi, Hâce Muhammed Külâhdûz’dur. Hârezm’de medfundur. İkincisi, Hâce Muhammed Hallâc-ı Belhî’dir. Belh şehrinde medfundur. Üçüncüsü, Hârezm’de medfun olan Hâce Muhammed Bâverdî’dir. Dördüncüsü ve halîfelerinin en büyüğü, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî olup, vefâtı yaklaştığında bütün talebelerini yetiştirmesi için onu vazîfelendirdi. Yerine Muhammed Bâbâ Semmâsî Hazretlerini vekîl bıraktı.

Ali Râmitenî Hazretleri, Allah-u Teàlâ katında sevgili bir kul olabilmenin on şartı olduğunu bildirip bunları şöyle sıralamaktadır:

1. Temiz olmaktır. Temizlik de iki kısma ayrılır.

a. Zâhirî temizlik: Dış görünüşün temiz olmasıdır. Bu, bütün insanların dikkat edeceği hususlardandır. Giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eşyâların temiz olmasıdır.

b. Bâtın temizliği: Kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allah-u Teàlâ’nın düşmanlarından nefret etmek, dostlarına da muhabbet etmek gibi Cenâb-ı Hakkın beğendiği iyi huylardır. Kalb, Allah-u Teàlâ’nın nazargâhıdır. Bu sebeple kalbe dünyâ sevgisi doldurmamalıdır. Haram olan yiyeceklerle beslenmemelidir. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp duâ ediyor. Yâ Rabbî! diye yalvarıyor. Hâlbuki, yediği içtiği haram, gıdâsı hep haram. Bunun duâsı nasıl kabûl olur?”Yâni haram yiyenin duâsı kabûl olmaz buyruldu. Gönül, kalb temiz olmazsa ibâdetlerin lezzeti alınamaz, mârifete, Allah-u Teàlâ’ya âit bilgilere kavuşulamaz.

2. Dilin temizliğidir. Dilin münâsebetsiz ve uygun olmayan sözleri söylemeyip susması, Kur’ân-ı kerîm okuması, emr-i ma’rûf ve nehy-i münkerde bulunması, Allah-u Teàlâ’nın emirlerini yapmayı ve yasaklarından kaçınmayı bildirmesi, ilim öğretmesi gibi. Zîrâ sevgili Peygamberimiz; “İnsanlar, dilleri yüzünden Cehennem’e atılırlar.” buyurdu.

3. Mümkün olduğu kadar insanlardan uzak durmağa çalışmalıdır. Bu sebeple göz, haram şeylere bakmamış olur. Zîrâ kalb, göze tâbidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır. Nitekim Peygamber Efendimiz; “Yabancı kadınların yüzlerine şehvet ile bakanların gözlerine, kıyâmet günü ergimiş kızgın kurşun dökülecektir.” buyurmuştur. Yabancı kadınlara bakmak haramdır.

4. Oruç tutmaktır. İnsan oruç tutmak sûretiyle meleklere benzemiş ve nefsini kahretmiş olur. Bununla ilgili hadîs-i kudsîde; “Oruç bana âittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevâbı nihâyetsizdir. Muhakkak, sabrederek ölenlerin ecirleri hesapsızdır.” buyrulmaktadır. Yine hadîs-i şerîfte; “Oruç, Cehennem’e kalkandır.” buyuruldu. Oruç tutarak gönlü huzûra kavuşturmalı ve şeytanın yolunu kapatıp, siper hâsıl etmelidir.

5. Allah-u Teàlâ’yı çok hatırlamak, ismini çok söylemektir. En fazîletli olan zikir, “Lâ ilâhe illallah”tır. Lâ ilâhe illallah diyen kimse ihlâs sâhibi olur. İhlâs; bütün işlerini Allah-u Teàlâ’nın rızâsı için yapmak, dünyâya âit mal ve makamlardan hevesini kesip âhireti istemektir. İhlâslı kimse; “İlâhî! Benim maksudum sensin, seni istiyorum!” der. Nitekim Rasûlüllah Efendimiz, “Lâ ilâhe illallah” demenin çok fazîletli olduğunu ve günahların affedileceğini buyurdu. Allah-u Teàlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de, Ahzâb sûresinin 41. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey îmân edenler! Allah’ı çok zikrediniz.” buyurdu. Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak için devamlı zikretmelidir.

6. Hatıra yâni kalbe gelen düşüncelerdir. İnsanın kalbine gelen düşünceler dört kısımdır. Bunlar; Rahmânî, melekânî, şeytânî, nefsânîdir. Hâtır-ı rahmânî; gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola kavuşmaktır. Hâtır-ı melekânî; ibâdete, tâate rağbet etmektir. Hâtır-ı şeytânî; günahı süslemekdir. Hâtır-ı nefsânî de; dünyâyı taleb etmek, istemektir. Şeytânî ve nefsânî düşüncelerden kurtulmak gerekmektedir.

7. Allah-u Teàlâ’nın hükmüne rızâ göstermek, irâdesine teslim olmaktır. Havf ve recâ, korku ve ümid arasında yaşamaktır. Zîrâ Allah’tan korkan kimse, günah işlemez. Ayrıca mü’min, ümitsizliğe de düşmez. Allah-u Teàlâ, ümitsizliğe düşmemeyi emretmektedir.

8. Sâlihlerle sohbeti seçmektir. Sâlihlerle sohbet edildiği takdirde, günahlara perde çekilir, haramlar gözüne kötü görünür.

9. İyi ve güzel hasletlerle bezenmektir. Bu da, her şeyi yaratan Allah-u Teàlâ’nın ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Çünkü Peygamber Efendimiz; “Allah-u Teàlâ’nın ahlâkıyla ahlâklanınız.” buyurdu.

10. Helâl ve temiz lokma yemektir. Bu da farzlardandır. Nitekim Allah-u Teàlâ, Bekara sûresinin 168 ayet-i kerîmesinde meâlen; “Yeryüzündekilerden helâl ve temiz olanını yiyiniz.” buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz ise; “İbâdet on cüzdür. Dokuzu helâlı taleb etmektir.” Geriye kalan bütün ibâdetler bir cüzdür. Helâl yemeyen kimse, Allah-u Teàlâ’ya itâat etme gücünü kendisinde bulamaz. Helâl yiyen kimse de, Allah-u Teàlâ’ya isyânkâr olmaz. Helâl ve temiz yer, isrâf etmez.

(*) Evliyalar Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi, c.3, s.139, İstanbul 1992.

Mâverâünnehr bölgesinin Tûr-i Sînâ gibi mukaddes bir yer olmasına vesîle olan, orayı nûrlandıran büyük âlim ve velîlerden olan Mahmûd-u İncîr Fağnevî Rh.A Hazretleri, Buhârâ’nın Fagne köyünde doğdu ve Akbenî nâhiyesinde yerleşti. Doğum târihine kaynaklarda rastlanmamıştır. 1315 (H.715) senesinde vefât etti. Mîmârlık ile geçinirdi.

Hâce Ârif-i Rîvegerî Hazretlerinin derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, kemâle geldi. Maddî ve mânevî ilimlerde zamânının büyük âlimlerinden oldu. İnsanları irşâd etmek ve onlara saâdet yolunu göstermek için hocasından icâzet aldı. Birçok âlim yetiştirdi. Binlerce kimsenin, dalâletten hidâyete, doğru yola ve saâdete kavuşmasına vesîle oldu. Yetiştirdiği âlimlerin en büyüğü ve kendisinden sonra halîfesi Hâce Ali Râmitenî Hazretleridir.

Hocası Ârif-i Rîvegerî’den icâzet alıp, insanları doğru yola irşâd ile vazifelendirilince, vaktin gereği sesli zikre başladı. Sesli zikre ilk başlaması, hocası Hâce Ârif-i Rîvegerî’nin vefât hastalığı sırasında, Rîveger tepesi üzerinde olmuştu. Hâce Ârif bu zaman; “Şimdi vaktidir.” buyurdu. Bu sözünü, kabûlüne işâret tutmuşlardır. Hâce Ârif Rîvegerî’nin vefâtından sonra, Kale Kapısı önündeki mescidde sesli zikre devâm eyledi.

Vaktinin büyük âlimlerinden Hâce Muhammed Pârisâ’nın dedelerinden Mevlânâ Hâfızuddîn, âlimlerin üstâdı Şemsüleimme Hulvânî’nin işâreti ile, Buhârâ’da, o zamanın en büyük imâm ve âlimlerinin huzûrunda, Hâce Mahmûd’a; “Siz hangi niyetle cehrî (sesli) zikr ile meşgûl oluyorsunuz?” diye sordu. Cevâbında; “Uyuyanları uyandırmak, gâfillere işittirmek ve insanları dînin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakîkate teşvîk etmek, böylece insanların, bütün iyiliklerin anahtarı, her saâdetin esâsı olan tövbeye ve bir büyüğe bağlanmalarına sebeb olmak istiyorum.” buyurdu. Bunu duyunca, Mevlânâ Hâfızuddîn ona; “Niyetiniz böyle dürüst olunca, böyle zikr etmeniz helâl olur.” dedi. Ve hakîkatın mecâzdan ayrılma hudûdunun olması için, sesli zikrin sınırını (şartını) ricâ etti. Bunun üzerine Mahmûd-u İncîr Fağnevî Rh.A Hazretleri şöyle buyurdu: “Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, boğazı, mîdesi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riyâdan ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka her şeye teveccühden münezzeh olan yapabilir.” buyurdu.

Büyük âlim Ali Râmitenî anlatır: “Hâce Mahmûd-u İncîr Fağnevî Rh.A Hazretleri zamânında, dervişlerden biri Hızır AS’ı gördü ve ona; “Bu zamanda kendisine uyulacak şeyh kimdir?” diye sordu. Hızır AS; “Şimdiki hâlde, bu dediğiniz sıfatları taşıyan Hâce Mahmûd-u İncîr Fağnevî Rh.A Hazretleridir.” dedi. Ali Râmitenî Hazretlerinin önde gelen talebelerinden bâzıları, Hızır AS ile görüşüp o suâli soran zâtın, Ali Râmitenî Hazretlerinin kendisi olduğunu bildirmişlerdir.

Bir gün Hâce Ali Râmitenî, Hâce Mahmûd-u İncîr Fağnevî Rh.A Hazretleri‘nin bağlıları ile Râmiten sahrâsında zikr ile meşgûl iken, havada uçan büyük beyaz bir kuş gördüler. Onların başlarının üzerine gelince, açık bir dille; “Ey Ali, kâmil er ol! Sözüne bağlı kal, yapıştığın eteğe sımsıkı sarıl, ahdini bozma!” sözlerini söyledi. Bu kuşu görmek, söylediklerini duymakla, arkadaşlarını bir hâl kapladı, kendilerinden geçtiler. Kendilerine geldiklerinde, kuştan ve konuşmasından sordular. Ali Râmitenî; “O, Hâce Mahmûd-u İncîr Fağnevî Rh.A Hazretleri idi. Allah-u Teàlâ ona bu kerâmeti ihsân eyledi. Velîlik yolundaki çok yüksek makâmında, binlerce söz ve kelâm ile dâimâ uçmaktadır. Şimdi Hâce Dıhkân Hazretleri hastadır, son anlarını yaşamaktadır. Onu ziyârete, yoklamağa gidiyor. Çünkü o, Allah-u Teàlâ’dan son nefeste, kendisine yardımcı olması için evliyâsından birini göndermesini istemişti. Hâce Mahmûd, bu sebeble onun yanına gidiyor.” buyurdu.


(*) Evliyalar Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi, c.8, s.53, İstanbul 1992.

ÂRİF-İ REVGİRÎ RH.A HAZRETLERİ

Gönderen: admin Tarih: Eylül - 2 - 2008 Yorum Gönder Subscribe here

Buhârâ’ya 30 km uzaklıkta bulunan Rivger köyünde dünyâya geldi. Doğum târihi 1067 (H.560) olarak rivâyet edilmekte ise de kesin bilinmemektedir. 1315 (h.715) târihinde vefât etti. (1)

Orta boylu, ay yüzlü, büyük gözlüydü. Kaşları hilal gibi ince, rengi pembe beyaz karışımı bir çiçeği andırırdı. Mübarek vücutlarından misk ve amber kokuları yayılırdı. Türk velîlerinin etkıyâsıydı. İlim, hilm, zühd, takvâ, riyâzât, ibadet ve sünnet-i seniyyeye tam mütâbaat üzere idi. Yüz elli seneden fazla yaşadı. (2)

Küçük yaşta medrese tahsîline başladı. Zekâ ve kavrayışının parlaklığı sebebi ile ilmî mertebeleri hızla geçti. Bu esnâda ilim ve hikmet sâhibi, ibâdet şartlarını harf harf yerine getiren, insanlara doğru yolu göstermede zamânın kutbu Abdülhâlık Gücdüvânî Hazretleri ile tanıştı ve bütün dünyâsı değişti. Daha ilk günde ebedî saâdet tâcının başına konduğunu hissetti. Derhal kendisine bağlandı, vefâtına kadar hiç ayrılmadı.

Hocası ilk sohbetinde ona şöyle dedi: “Hak yolcusu bir sâlik, talebe, vaktinin, zamânının değerini gâyet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler bir bir geçip giderken kendisinin ne hâlde olduğunu sezmeye bakmalıdır. Şâyet geçen bir an içinde, huzurlu olduysa, bunu şükür gerektiren bir hâl bilmeli. “Allah’ıma şükürler olsun.” demelidir. Eğer gafletle geçip gitmiş ise, hemen onu telâfî etme yoluna gitmeli, yüce Yaratana nefsânî mâzeretini bildirip ondan bağışlanmasını dilemelidir…”

Ârif-i Rivegerî, Abdülhâlık-ı Gücdüvânî Hazretleri’nin hayatlarında yüksek hizmet ve huzûruna devâm ile meşhûr olup pek çok feyz ve bereketlere kavuştu. Yüksek üstadının vefâtından sonra onun yerine Peygamber Efendimiz’in ve ashâbının yolunu insanlara öğretme işine memur oldu. Himmet, inâyet ve gayretlerini Allah-u Teàlâ’yı arayanlara sarfeyledi.

Pek çok kimsenin hidâyete ve evliyâlık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına vesîle oldu. Zamânının bir tânesi idi. Herkese çok iyi ve yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı.Nefsinin istediklerini hiç bir zaman yapmaz, istemediklerini yapmak, rûhunu yükseltmek için çok çalışırdı. Haramlardan şiddetle kaçar, hattâ harama düşmek korkusu ile mübahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibâdetle, gündüzleri talebe okutmakla geçirir, sünnet olduğu için; gündüz öğleden önce bir miktâr kaylûle yapardı, yâni biraz uyurdu. Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesini çok iyi bilir, onun unutulmaması için nasîhatlerinde üzerinde durur, târif ederdi. Sünnet-i şerîflerin yaşanması için çok gayret gösterirdi. Her sohbetine; “Cenâb-ı Hak bizleri, hepimizi dünyâ ve âhiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan Rasûlüllah Efendimiz’e tâbi olmak saâdetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenâb-ı Hak, O’na tâbi olmayı, O’na uymayı çok sever. O’na uymanın ufak bir zerresi bütün dünyâ lezzetlerinden ve bütün âhiret nîmetlerinden daha üstündür. Hakîkî üstünlük, O’nun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır.

Ârif-i Rivgerî Hazretleri’nin bu gayretlerine karşılık Cenâb-ı Hak, büyük makamlar ihsân etti. Uzun bir ömür yaşadı. 1315 (H.715) senesinde Rivger’de vefât etti. Kabri oradadır. (3) İrtihâli sırasında ser  halîfesi Mahmûd-ü Fağnevî KS’ye alenî zikri ta’lim buyurmuşlar ve bu hal öyle bir zevk ve şevk-ı mâneviyye müncer olmuş ki, kendilerinden sonra sâdât-ı kirâm, mescidlerde topluca alenî zikir yaparak cümlenin istifade ve istifazesine imkân verilmiş ve zikir zevki halka duyurulmuştur. (4)


(1) Evliyalar Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi, İstanbul 1992.

(2) Tasavvufî Ahlâk, c. 2, s. 187, Seha Neşriyat, İstanbul 1991.

(3) Evliyalar Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi, İstanbul 1992.

(4) Tasavvufî Ahlâk, c. 2, s. 187, Seha Neşriyat, İstanbul 1991.

Sitemap